Tohumlar ve Şehirler

iklimadaleti.org – 25 Temmuz 2017 | YORUM | Ceren Gamze Yaşar

http://iklimadaleti.org/?p=makale&n=tohumlar_sehirler

 

Tohum yasası, suya başka bir donma biçimini öğreten buz-dokuz gibi çiftçiye başka bir tohum elde etme biçimini dayattı, hastalık gibi yayıldı hibrit tohumlar, şimdi en zor bulunan şey ‘gerçek’ tohum. Bin sözcük sınırım olmasa ‘gerçek tohumun’ ontolojisine de girmek isterdim tabii ama siz şimdilik gerçek diyince hibrit olmayan, doğal ve yerel tohum anlayın. Bu yasayla (5042) sadece sertifikalı (hibrit, ithal ve Monsanto gibi, Mahindra gibi dev şirketlerin ilaçları ile beraber pazarladığı) tohumların ticaretine izin verilmiş. Bu nedenle, anadan, atadan kalma tohumların, çiftçinin kendi tohumlarının, nesillerdir, nesillerle beraber soyu sürdürülen anadolu tohumlarının geçimlik ve büyük ölçekli tarımda kullanımı yok olmaya yüz tutmuş. Dolayısıyla, her yıl döngüsel olarak yenilenmesi gereken tohum döngüsü kırılmış ve türler birer birer yok oluyor. Şimdi bu Anadolu için küçük bir dünyanın sonu değil midir? Nereden çıktı şimdi bu buz-dokuz? Büyük tarım şirketleri, küresel tarım sermayesini epey mutlu eden bu yasanın bizim tarıma, küçük çiftçiye, tür çeşitliliğine ve beslenmemiz ve halk sağlığımıza neler ettiğini birgün bilimsel çalışmalardan okuruz muhakkak.

gorsel1

C.G. Yasar, Bahar 2017, Aydin

Keşifler durmadı, bizim buz-dokuz’dan sonra bir yasa daha çıktı sekiz yıl sonra. Bütün il büyükşehir belediyesinin olsun yasası. Yerelleşme açısından ve kentsel ve kent-dışı artalanlarda planlamada coğrafi ve mekansal bütünlük sağlanması açısından olumlu görülebilecek bu yasa beraberinde önceden çalışılmamış konuları, yapılmamış ve yapılamayacak ödevleri ve epey büyük soruları getirdi. Kent merkezli, kent bakışlı belediyeciliğin ve beledi şehir planlamanın (salt Türkiye’de değil, diğer ülkelerde de böyle) konusu haline geldi geniş kent-dışı ve kırsal nitelikli coğrafyalar, ve toprak, su ve diğer doğal kaynaklar. Planlama hazırlıksız yakalandı. Büyük tarım alanları, hayvancılık tesisleri, meralar, kırsal peyzaj, doğal koruma alanları, ormanlar, milli parklar, sulak alanlar, göller, kıyı alanları, tarihi ve doğal sit alanları, aklınıza gelen her yer. Tüm coğrafya. Biz şehirciler planlama için, şehircilik için ve şehirler için yeni bir zamanın eşiğindeyiz ve değişim bu zamana kadar iyi yönde olmadı. Daha çok yapılaşmaya olan uzlaşı ve imar denetim mekanizmalarının güçsüzleşmesi (bkz 6306 sayılı afet-kentsel dönüşüm yasası) mevcut kentsel alanlarda hızlı ve sonuçları iyi çalışılmamış bir dönüşümle, çeperde ve çevre alanlarda ise kontrolsüz kentsel saçılma ile, bir hastalık gibi büyüyen kentsel doku ile sonuçlanmakta bugünlerde.Türkiye şehirlerinde planlama, uygulandığı biçimiyle henüz kent çeperi sorununu, kent biçimini kontrol etmeyi ve yönlendirmeyi çözememişken şimdi bir de geniş ve kent-dışı coğrafyaları ihtiyaçlara göre düzenlemesi bekleniyor.

gorsel2.jpg

C.G. Yasar 2010, Ankara – Yenimahalle

Yasa’nın etkileri bununla da kalmadı, ülkedeki tüm köylerin yarısı tüzel kişiliğini kaybedip kendilerine uzak il ve ilçe merkezlerinin mahalleleri oldular. Bu idari kararın da pek çok kestiremediğimiz etkisi olacak orta ve uzun vadede. 2019 ile beraber kırda yaşam maliyetleri kentsel düzeye çıkacak, tüzel kişiliğini ve temsiliyeti kaybeden köylerin bu durum karşısında pek söz hakkı olmayacak gibi duruyor. Tarımsal üretim de giderek daha zor ve riskli hale geliyor çiftçi için. İklim değişikliği ile artan sıcaklar, değişen yağış rejimi, ani hava değişiklikleri üretimde riskleri arttırırken, mazot, ilaç, gübre, yem gibi girdilerin maliyetlerindeki artış tarımı giderek daha az cazip hale getiriyor üretici için. Kendi tohumunu dahi yetiştiremeyen çiftçi epey eli kolu bağlı bir durumda.

gorsel3

C.G. Yasar 2016, Maryland, Amerika

Tarım dört konudan mütevellit, tohum, toprak, su ve emek/insan. Sonuncusunun icabına göç baktı, tam da makineleşemeden ve hala küçük ölçekli üretim epey yaygınken, köyden kente göç köyleri ıssızlaştırdı, yaşlı nüfus kaldı geride.  İlkinin icabına bizim buz-dokuz yasası. Toprak ve suyun da kontrolsüz ve uçsuz bucaksız kentsel büyüme yani kentsel saçılma ile ve artan kentsel tüketim ile görünen geleceği çok parlak değil. Türkiye büyük bir ülke, topraklar bitiyor kentleşme, mega projeler, çılgın altyapı projeleri ile diyemeyiz henüz, ama büyük bir hızla azaldığı bir gerçek. Ancak bu sorunun sadece bu yönden ele alınması asıl yakıcı sorunları gözden kaçırmamıza neden olabiliyor. İmara açılan, kentsel saçılmaya kurban giden tarım alanları kırsal toprak rantı bakımından en kıymetli yerlerde, sıklıkla sulama altyapısı döşenmiş nitelikli sulu tarım alanlarında yer alıyor. Başka bir deyişle kaybedilen tarım alanlarına salt nicel olarak değil nitel olarak da bakmak gerekiyor.

Kent ölçeği, ya da tarımsal üretimde makro sorunlar ilk bakışta bütünlüklü biçimde kavraması zor, soyutlama düzeyi yüksek konular ancak günlük hayatta, bu iki ilişkili sorun alanında pek çok iz var. Amatör bahçecilik yapıyorsanız örneğin, bulunması en zor şey tohum bugün ülkede. Yediğimiz bitkilerin çoğunda olan, her gün farkına varmasak da gördüğümüz, bazı gıdalarımızın bizatihi kendisi olan tohum. Sebzeler, meyveler, kuruyemişler, bakliyatlar, neredeyse hepsinin çekirdeğiyle haşır neşiriz her öğün. Gel gör ki tohum bulmak, tohum bankaları ve çiftçi/bahçeci  teyzeler de olmasa imkansız. Gıda güvenliği, yediğimiz içtiğimiz her sohbetin konusu. Meyvenin, sebzenin, kuruyemişin, etin durmadan artan fiyatı gibi. Tarımsal üretim günlük hayatımızda epey görünür kısacası. Benzer biçimde kentsel saçılma ya da tarımdan çekilme de aslında öyle. Hepimizin görsel hafızasında bir yerlerde, kentlere girişte bizi karşılayan, yol gitmiyormuş gibi duran tarla ortası apartmanları, nerede bittiği belli olmayan düzensiz şehirler, terk edilmiş ekilmeyen uçsuz bucaksız tarlalar.

gorsel4.JPG

C.G. Yasar 2015 Konya

Ucuz distopya romanı gibi geçen günlerimiz, tohum arayışı, gıda fiyatları, yediklerimize güvenememe, üreticiysek girdi maliyetlerindeki artış ve arazi spekülasyonu ile daha da zorlaşıyor her geçen gün. Tohumumuza, toprağımıza, suyumuza, yaşadığımız şehire, çiftçimize, kendimize sahip çıkalım.

Advertisements

Körler ülkesinde kadercilik, dönüşüm ve iklim

iklimadaleti.org 22 Temmuz 2016 | YORUM | Ceren Gamze Yaşar

http://iklimadaleti.org/?p=makale&n=korler-ulkesinde-kadercilik-donusum-ve-iklim

Ülkenin mahşeri gündeminden artakalan zamanlarda aklımıza gelen ikincil gündemlerin başında geliyor kentsel dönüşüm. En son Kadıköy adı sıklıkla geçiyor kentsel dönüşüm haberlerinde ve tartışmalarında. “Lokomotifi” inşaat sektörü olan ekonomimiz, dev bir belediye gibi ve İstanbul odaklı yönetilen ülkemiz, konutu en büyük güvence ve yatırım aracı olarak gören çalışan emekçi sınıfımız, inşaat ve turizmden başka bir alana yatırım yapmayan sermaye ile kentsel dönüşümün öne çıkmaması düşünülemezdi. Bu toz duman içinde, kentler, merkezler ve mahalleler yıkılıp yeniden yapılıyor. Kentsel dönüşüm bu değil demeyeceğim; kanun koyucular, uygulayıcılar, yerel yönetimler, kentsel politikacılar bu ismi uygun görmüş. Kahvelerde bu isimle özetleniyor beklentiler, günlerde bu isimle anılıyor evi müteahhitte verip iki daire alma umudu… Elitist analizlerin aksine kömürle değil imar hakkıyla ve kentsel dönüşüm vaadiyle kendine bağlamış iktidar zaten kitleleri, biz neden başka bir isim koyalım? Yalnız bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim tabii, kentler sürekli dönüşüm halinde zaten, değişiyor dönüşüyor, parça parça, bütün bütün, burada bahsedilen dönüşümün en dar anlamıyla belirli bir biçimiyle: Yık-Düzle-Yap.

Bu durum yeni değil. Yoksul mahallelerde, kaçak yapılaşma alanlarında, gecekondu alanlarında onyıllardır zaten devam ediyordu dönem dönem artarak, azalarak. Ancak son on yıl içinde yeni bir hal aldı. Artık sadece kaçak yapılaşma alanları, gecekondu alanları “ekonomik ömrü”nü tamamlamış yoksul konut alanları değil, mavi-beyaz yakalı çalışan sınıfların, gelir dağılımını düşünürsek orta sınıfın yaşadığı mahalleler de kentsel dönüşüm alanı ilan edilmiş durumda. Bu konuda çıkan ses biraz da bu yüzden artıyor giderek aslında, çünkü, internete, basına daha çok erişimi olan, daha görünür çalışan sınıflar da artık kentsel dönüşüm muhatabı.

2012’de bir kanun kabul edildi, 6306, ismi uzun, içinde afet riski geçiyor, kentsel dönüşüm geçmiyor. İçeriği ise tam tersi, baştan aşağı yık-düzle-yap’çı kentsel dönüşüm, afet riskinin esamesi okunmuyor. İşte bu dört yıllık kanun artık şehirciliğin kolonsuz kirişsiz tel maşa çatısı artık. Geçirdiğimiz büyük depremlerden ve önlem olarak sadece depremden korkuyor olmamızdan meşruiyetini alan bu kanun yerel yönetimlerin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, plan yapabilen bütün kamu kurumlarının başat aracı bugün. Kadıköy’de bugünlerde olan (ve sadece Kadıköy ile sınırlı kalmayan) da tam olarak bu. 6306 nolu kanunda geçen riskli yapıyı ekonomik ömrünü tamamlamış olma sığlığında ve rantçılığında tanımlayan kafa büyükşehirleri, sermayenin beğendiği yerleri parça parça yıkıyor, yeniden yapıyor. Bu ikinci dalga kentsel dönüşüm kentin o kadar da ekonomik ömrünü tamamlamış kısımlarında değil artık. Kadıköy gibi kirası yüksek semtlerde, Acıbadem’de, Ankara’da Yüzyıl’da; ortasınıfların, memurların, öğrencilerin mahallelerinde. Gecekondulu olup da bir koyup üç alan yoksullar da uzak geçmişte kaldı, umutla kentsel dönüşüm bekleyen ortasınıflara duyurulur. Yeni yöntem gecekondu sahibinin arsasını üçotuz paraya toplama, yıkım bedelini ödetme, sonra da nohut oda bakla sofa evler için yirmi yıl borçlandırma.

Biz şehirciler yıllardır planlamayı parçacı diye eleştireduralım, yeni yasa atomu yapıtaşlarına ayırıp patlayan nükleer bomba gibi yapı ölçeğine indiriverdi dönüşümü. Şu an doğrudan Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı imzası ile herhangi bir yapı riskli ilan edilebilir. Türkiye’deki 19 milyon 482 bin hanenin her biri kendi bulunduğu bina için riskli başvurusunda bulunabilir. Bürokrasiyi tamamen kilitleyebilecek Bakanlar Kurulu onaylı bu bireysel başvurular da kentsel dönüşüm dediğimiz şeyin ta kendisi haline gelmekte. Plansız imar hakkıyla büyüyen kentler sorununa mevcut kentsel alanların kontrolsüz ve yapısal kararlar olmadan dönüşümü ekleniyor. Yıkılan her daire yerine 3-4 daire yapılacak şekilde yoğunluk artışına gidiliyor. Bu sırada altyapı, kanalizasyon, yollar, otoparklar, yeşil alanlar, spor alanları, kültürel alanlar, okullar, sağlık ocakları, tüm teknik ve sosyal altyapı önceki nüfus yoğunluğuna göre değişmeden kalıyor. Nefes alınamayacak yoğun, sıkışık kentsel dokular üretiliyor. Söylemde afet riskini azaltmak için yapılan yeni yapılar, yeni mahalleler, artan yoğunluk ve onu desteklemeyen altyapı ile, azalan açık-yeşil alanlar ile çok daha yüksek riskli hale geliyor. Kapatılan ve üstüne yapılaşılan dere yataklarını örneğin her yıl beş-on kez sel basarken, buralar yıkılıp yeniden ve daha çok katlı olarak yapıldığında, selden etkilenen nüfus da artmayacak mı? Sel afet değil miydi sahi? Peki deprem? Malzemeden çalan müteahhitler binalara beşer onar kat ekledikçe, İstanbul yakın gelecekte olacak depremde dev bir mezarlık olmayacak mı? Afet riski aşkına dönüşen kentlerde tek yapılan dar alanda daha çok insanı öldürmek olmayacak mı? İstanbul’un tüm deprem sahaları yapılaşmışken, örneğin Mecidiyeköy’de oturan birinin deprem olursa ve canını o apartman denizinden kurtarabilirse gidebileceği tek yerin Avrupa’nın en büyük AVM’si olmakla övünen Cevahir’in önündeki alt tarafı metro istasyonu olan boşluk ve onun karşısındaki mezarlık olması yeterince durumu açıklıyor. Bu yazıda İstanbul üstünden gittik ama başka şehirlerde de durum öyle şahane değil.

Afetin sadece deprem olarak alınması buna rağmen dönüşüm sırasında deprem riskine yönelik olarak dahi politika üretilmemesi; seller, sıkışık kentsel dokudaki yangınlar, hava, su, toprak kirliliği ve krize dönüşme ihtimalleri derken bir konu daha var ki hiç gündemimize dahi giremiyor. Bu inşaat tozu dumanı arasında, deniz sessiz sessiz kıyıları ele geçiriyor. Bir mit gibi, sürekli duyup hakkında hiç düşünmediğimiz, bize uzak sandığımız iklim değişikliği ile deniz seviyesi her yıl yükseliyor.

Bir araştırmaya göre Türkiye’de kıyı kentlerinde 30 milyonun üstünde nüfus yaşıyor, GSMH’nin %60’ından fazlası ise tek başına Marmara Denizi kuzey kıyılarında yani İstanbul ve Kocaeli illerinde üretiliyor. Türkiye, deniz seviyesinin iklim değişikliğine bağlı yükselmesinde bazı modellere göre az-orta risk altındaki ülkeler arasında, ancak İstanbul yüksek riskli şehirler arasında. 1 metrelik deniz seviyesi yükselişi örneğin (IPCC CZMS 1992 modeline göre) %6’lık bir GSMH kaybına neden olabilir. Türkiye’de deniz seviyesinin halihazırda yükselmekte olduğunu ve ivmelenerek hızlandığını bir de bu konuda hiçbir önlem alınmamış olduğunu, bırakalım altyapı inşasını politika dahi geliştirilmemiş olduğunu düşünürsek durumun ne olduğunu az çok anlarız. Kentler aynı biçimde yapılaşıyor, planlar aynı yaklaşımla iklim riskleri görmezden gelerek yapılıyor, dönüşüm hala ‘yık  büyüğünü, en büyüğünü yap’ kafasıyla sürüyor, afet sonrası toplanma için de gerekli olan kendimizi yeniden ürettiğimiz açık yeşil alanlar yapılaşıyor.

cgy

Burhaniye-Ören, 2015, Ceren Gamze Yaşar]

Kıyı erozyonu, değişen yağış rejimleri, kentte üstü açık toprağın azalıp beton ve asfaltın artmasıyla artan seller, tatlı içme sularının ve tarım topraklarının tuzlanması sorunu, büyük İstanbul depremini korkuyla ve görmezden gelerek beklerken bir yandan ülkece başımıza gelen ve artarak gelmeye devam edecek afetler. Kentler dönüşüyor evet ama rantçı söylem, Yık-Düzle-Yap, daha da yükseğini yap’çı yaklaşım değişmedikçe yaşadığımız afetler insan eliyle felaketlere dönüşmeye artarak devam edecek. Olası İstanbul depreminden, iklim değişikliğinden, kentsel dönüşüm yanlışlarından bahsedenlere klişe biçimde yapılan yorum, “siz de sadece eleştirmeyi biliyorsunuz” olur sıklıkla. Oysa ki her eleştiri çözüme giden yolda atılmış bir adım sayılır, şayet kader kısmetçiler engel olmazsa. Her afet türü için alınabilecek birçok bilinen geliştirilmiş politika ve yöntem var, biz sadece birine örnek verip yazıyı onunla bitirelim. İklim değişikliği ile yükselen deniz seviyesi dedik, bunlara karşı önlem olarak planlı geri-çekilme, binaların giriş kotunu yükseltme ve doğrudan kıyıya yumuşak (peyzaj) ve sert (yapı) müdahalelerle deniz seviyesinden korunaklı hale getirme gibi politikalar hayata geçirilebilir. Neredeyse yurdun dört bir yanı yıkılıp yeniden yapılırken bu çözümler gözetilmiyor, yapılan tüm eleştirilere kulak tıkanıyor ve bilim görmezden geliniyorsa iklim değişikliği ve diğer sebeplerden kaynaklı felaketler kaçınılmazdır.

Giriş Fotoğrafı: Sulukule’de kentsel dönüşüm, 2008, Ceren Gamze Yaşar

Izgara Amerikan Şehirleri: Kolonizasyon, Saçılma ve Köklenme Çabası

iklimadaleti.org 1 Aralık 2015 | YORUM | Ceren Gamze Yaşar

http://iklimadaleti.org/?p=makale&n=izgara-amerikan-sehirleri

Amerika’da 4000 şehir var. Neye göre kime göre şehir derseniz, ben de şehir nedir derim, karşılıklı bakışırız. Bu sayı nüfusu on bin üzeri olan yerleşimler için. Derdimiz biraz daha canlı, kasaba irisi gibi durmayan şehirlerse, onların sayısı da 297 – nüfusu 100 binin üstünde olanlar yani.

Gördüğünüz gibi, literatürdeki şehir (ya da kent, artık hangisini tercih ederseniz) tanımı oldukça sığ, kimine göre on bini, kimine göre yirmi bini (bizim ülke için) aştın mı hoop şehirsin. Bunun böyle olmadığını, özellikle benim gibi taşra çocukları çok iyi bilir de çok kurcalamayalım.

Bu bol rakamlı uzun girişi niye yaptım peki? Yazımın konusu Amerikan şehirleri ya, ondan. O kadar şehir var, hepsi ayrı telden çalıyor(dur muhtemelen), hepi topu üçünü gördüm, üçü de (Filadelfiya, Miami, Nevyork) nevi şahsına münhasırdı. Ancak asgari müştereklerde uzlaşmışlardı ve bu asgari müşterekler bizim ondüleli dünyamıza son derece yabancıydı: şehirler tamamen ızgara biçiminde planlanmıştı.

Hippodamus’un ızgara planı (grid) ilk olarak Pire Limanı’nda ve Priene’de kullanmasından 2000 yıl; Japonya’ya gitmeye çalışırken yolunu kaybedip Amerikan yerlileri tarafından bulunup Bahamalar’a çıkan Columbus “Yeni Dünya”ya adımını atıp “kıta bulmuş gibi” sevineli ise 200 yıl olmuşken, William Penn, yeni dünyanın yeni şehirlerinin ilki olan Filadelfiya’yı ızgara biçiminde planlayarak Amerika’nın ızgara ile bugüne kadar sürecek tarihini başlatmış.

Print  Filadelfiya 1682 William Penn Planı (sol) ve bugün (sağ)

Hippodamus ve Antik Yunan demişken, Amerikalıların bu kıtada olmayan tarihsel köklerini Antik Yunan ve Roma uygarlıklarına dayandırma isteği sadece ızgara planlarda değil, kamu yapılarında (postane yapılarını google’dan bulup İyon ve Corinth sütun başlarına bakıp gülebilirsiniz), bankalarda, hatta bazen evlerde oldukça belirgin.

ceren2           İhtiyaçtan kiralık bitişik nizam tapınak. Kasım 2015 Filadelfiya C.G. Yaşar

Amerikan kentleşmesi (kolonizasyonu) kuzeydoğudan başlamış, zamanla, tren teknolojisi ve demiryolu ağları geliştikçe batı kıyısına ve klimanın icadı ile güneye inmiş. Tren tamam da klima ne alaka diyebilirsiniz, eğer ki Miami’ye ağustos sıcağında gitmediyseniz. Dark city/ Karanlık şehir (1998) filminde zamanı ve mekanı yöneten ve sıcak sevmeyen kel adamlar vardı ya hani, o adamlar kesinlikle Amerikalılardan esinlenerek yaratılmış. Sıcağa en gelemeyen, dört mevsim suyunu, kolasını buzlu içen, klimayı yaz kış 18 derecede tutan Amerikalılar için Miami nemi ve sıcağıyla yaşanmaz bir yerdi haliyle, “koca kıta, neden illa Miami demişler” derseniz valla ben de bilmiyorum ama galiba yüzmek için, ya da belki her milletin içinde bir sıcak denizlere inme sevdası yatıyordur da ondan. Amerika klima ile koca eyaletleri serinletirken hem klimalarla hem de kullandığı enerjiyle tüm dünya iklimi üzerinde nasıl bir etkiye neden oluyor varın siz hesap edin. İklim adaleti mi dediniz? Adalet Amerika’da bir semt adı bile değil.

ceren3  “Klima, Florida’yı tüm yıl boyunca yaşanabilir bir yer yaptı.” Ağustos 2015 C. G. Yaşar

Izgara plan kuzey-doğu şehirleri ile sınırlı kalmadı tabii, batı ve güneydeki yeni şehirlerin yanısıra, ilk Amerikan ızgara planından 100 yıl sonra, tüm ülkenin tüm arazileri Jefferson Grid olarak bilinen bir milkarelik alanlara bölünmüştü bile. Yani yanlışlıkla uçakla kaybolsanız, şıp diye Amerika’da olduğunuzu anlarsınız, çünkü üşenmemiş gölleri bile ızgara şekline sokmuşlar.

Bütünüyle Jefferson Grid’e adanmış bir instagram hesabı da var, isteyen ızgara planın içgıcıklayıcı fotoğrafları için tıklayabilir: instagram.com/the.jefferson.grid

ceren4

Ağustos 2015 C.G. Yaşar Miami

Tren ile batıya, klima ile güneye yayılan Amerikan şehirleri, araba ile birlikte bambaşka bir boyuta geçti; iş, yeni şehirler kurmaktan çıkıp var olanların bir ur gibi büyümesi ve yayılabildiği tüm coğrafyaya yayılması haline geldi.Ur sözcüğünü müsadenizle tıp dilinden şehirci diline geri alıyorum, çünkü zaten en başta bizimdi, Ur, yayılıp büyüyen, azmanlaşan şehirlerin ilkiydi. Ur sözcüğünün bir önemi daha var aslında, urlar nasıl duracağını bilmeyen hücreler ve bunu yaparken vücut kaynaklarını kullanıyorlar, eh hepimizin bildiği gibi aynısı şehirler için de geçerli.

Her şeyden once, arabalar ve klimalar muazzam biçimde enerji tüketiyor. Şehir yayılmak için toprak tüketiyor, su, maden, doğal kaynak tüketiyor. Ulaşımda geçen sürelerle ve sırf dağınık halde yaşayabilmek için kendimize çıkardığımız işlerle emek-zaman da tüketiyor. Konu Amerika olunca tüm bu tüketim devasa bir hale geliyor, ölçeği kaçırmak Amerikan Şehirlerinin göbek adı. Devasa şehirler, dev binalar, dev yapı adaları, dev parseller, yakın yakın gökdelenler, uzak uzak bahçeli evler tüm bu tüketim işini daha da arttırıyor. Ülkenin en ünlü meydanı boşuna dev bir reklam panosu gibi değil, güncel Amerikan şehirlerinin belkemiği tüketim, bu da yabancı değil bize ama bizde bu kadar görsel de değil.

ceren5

Times Meydanı Kasım 2015 C.G. Yaşar.

Merkezler artan kat yükseklikleri ile korkunç yoğunluklara erişirken, birbirinin aynı evlerle sonsuzluğa uzanan banliyöler, kent saçaklanmaları, toplu taşımayı imkansız kılan dağınıklık ve düşük yoğunluk, araba bağımlığını daha da çok arttırıyor, daha çok yol yapılıyor, şehir daha çok yayılıyor, son tahlilde daha çok arabaya ihtiyaç duyuluyor. Bu kısım tanıdık gelmiştir, yani gelse iyi olur. Tabii bu yeni alanların ızgara plan düzeninden bir hayli uzaklaştıklarını da söylemek lazım, ızgara “kentsel” bir doku üretirken, her şeyden önemlisi “sokak” üretirken, düşük yoğunluklu çeper mahalleler yavan bir sokaksız doku içinde yüzüyor. Tam burda başa dönüp şehir tanımımızı güncelleyebiliriz aslında, nüfusu 20 binin üstünde olup sokağı da olan yerleşim yerine şehir denir.

ceren6

Filadelfiya, google earth, 2015.

Yukarıdaki görselden bu alanlar yeşillikler içinde, doğa dostu gibi gelebilir ama her zamanki gibi bilimsel gerçekler bunun tam tersini söylüyor, daha yoğun yerleşimler, yakıncacık evler mahalleler, hatta apartmanlar, çok daha az orman veya tarım alanını mundar ettiği için çok daha doğa dostu.

Şehir deyince aklımıza hiç gelmeyen bu çeper mahalleler Amerika’da metropoller dışında pek çok şehirde nüfusun büyük kısmının yaşadığı yerler. Yani ızgara plan bu şehirlerin nasıl ayrılmaz bir parçası ise, bitmek bilmeyen yavan banliyöler de öyle. Banliyölerin yabancısı değiliz, ızgara plan ise bizim gibi kıvrımlı sokak çocukları için tam bir muamma öte yandan. Bugünlük bu kadar, ızgaranın gizemleri de yazımın ikinci parçasına kalsın.

Neşeli ve güneşli günler.

Açılış Fotoğrafı: Filadelfiya Kasım 2015 C.G. Yaşar

Bütünşehir Yasası ve Kır: Tarım, Kentleşme ve Diğer Şeyler Üzerine

MİMARLIK 376
 

YASALAR, MEKÂN VE KENTLEŞME

Şehircilik eğitimine başlamamla Google Earth ile tanışmam aynı yıla denk gelir. O zamana kadar kentlere hiç tepeden, kuş bakışı bakmamış yalnız yürüyerek deneyimlemiştim. Bol bol yürüyerek ve otobüsle, kentlerin de bir biçimi olduğundan ya da olması gerektiğinden habersiz, kentin dışına çıkmaya başladıkça sokakların azaldığını, kentsel çevrenin yavanlaştığını fark ederdim. Sonra sezdirmeden kır başlar, önce parça parça apartmanların arasından görülen tarlalar, meyve bahçeleri, dereler bir anda hakim peyzaj haline gelirdi. (Resim 1) Sonra Google Earth ile tanıştık, kentin yavanlaştığı yerlerin çeper olduğunu, Türkiye’dekilerin olmasa bile kentlerin bir biçiminin olduğunu, olması gerektiğini öğrendik. Avrupa kentlerinin biçimleri, okunaklılıkları hoşumuza gitti, Türkiye’ye baktık bitmek bilmeyen dağınık yerleşimler gördük.

Google Earth ile aynı sıralarda AKP geldi iktidara. Uzundur koalisyon hükümetleri ile yönetilen Türkiye, bir anda tek parti hükümetine geçmiş, mecliste çoğunluğu tek bir parti elde etmişti. İstikrar söylemi ile iktidarını pekiştiren AKP, 2003 yılından başlayarak, Türkiye’de aksak ritimle ilerleyen neoliberalleşme sürecini hızlandırdı. Yasal düzenlemeler hızla çıkarılmaya başlandı, kamu yönetimi reformu, kentleşme ve imar hukuku, koruma hukuku ve diğer hukuk alanları hızlı dönüşüm sürecine girdi. Yasama sürecinin en çok hızlandığı alanlardan biri olan şehircilik ve imar hukukunda, TOKİ (2003) Kanunu ile başlayan değişimi gecekondu kanunu, dönüşüm üzerine kanunlar, kentsel alanın yönetimi ile ilgili kanunlar izledi. Tüm bu değişikliklerin son büyük iki halkası da Afet (6306) ve Bütünşehir (6360) Yasaları oldu.

Kentsel dönüşüm ve şehirleşmeyi otoriteryen bir düzene oturtan Afet Yasası, büyük kayıplar verdiğimiz ve bir kentin yarısını yeryüzünden silen 2011 Van depreminden meşruiyetini alarak ve afeti kentsel dönüşümün bahanesi haline getirerek 2012 yılında kabul edildi. Yasanın en uzun ve detaylı betimlenmiş maddelerinden biri uygulanmayacak mevzuat kısmıydı ve imar hukuku, koruma hukuku gibi önemli alanları oluşturan kanunların çoğunu burada görmek mümkündü. Aynı yıl, 2004’te Pergel Yasası (5216) ile denemesi yapılan ve metropoliten kentleri çevreleyen kırsal alanları doğrudan büyükşehir belediyelerine bağlayan Bütünşehir Kanunu (6360) kabul edildi. Bütünşehir Yasası’nın kır üzerine etkileri hakkındaki tartışmayı açmadan önce, bu iki yasanın, Afet ve Bütünşehir Yasalarının, önümüzdeki on yıllar için şehirciliği, şehirleşmeyi belirleyeceğini, kırsal ve kentsel politikaların çerçevesini çizeceğini söylemek gerekir. Afet Yasası, kırsal ve tarımsal alanları her koşulda yapılaşabilir rezerv alanlar olarak görmekte, Bütünşehir Yasası da büyükşehir belediyelerini, bu alanları yapılaşmaya açabilmek için yeterli yetkilerle donatmaktadır. (Resim 2, 3)

30 Mart 2014’te yerel seçimlerin sonuçlanması ile birlikte Bütünşehir Yasası tam anlamıyla uygulamaya geçecek. Metropoliten kentler çevresindeki kırsal alanlar, küçük yerleşimler, köyler kent olarak adlandırılmaya başlanacak ve kentsel nüfusumuz bir anda % 77’den (2012) % 90’lara çıkacak. Kentleşmiş gibi yapacağız, tıpkı son on yılda inşaata dayalı kırılgan ve üretimden uzaklaşan ekonomimizle kalkınıyormuş gibi yaptığımız gibi.

BÜTÜNŞEHİR YASASI VE TOPLUMSAL ETKİLER

Dışa bağımlı, yabancı para akışına bağlı tüketim ve emlak / inşaat sektörü ile gelişen, parayı rant için toprağa gömmeyi ulusal bir politika haline getirmiş bir ülke olarak, hem tarımsal üretimde hem de sanayi üretiminde geriledik. Kentleşmenin ve üretimin ölçeği değişti ve değişiyor. Kent nerede başlar, kır nerede biter, kır nedir, kent nedir gibi temel ve ontolojik sorular bir yana, kentleri çevreleyen kırın Bütünşehir Yasası’ndan ve paralel gelişmelerden nasıl etkileneceği konusunda, birbirinden ayırmak mümkün olmasa da kolaylaştırma amaçlı üç alandan bahsedilebilir. Toplumsal alanda bakıldığında, yasa ile birlikte, kırın temsiliyetinin azalacağı söylenebilir. Ardından “kır”ın kalktığı, ancak gerçekte kent de olamadığı ve kendine özgü sorunların varlığını devam ettirdiği düşünüldüğünde, kenti yönetmekte özelleşmiş ve o alanda deneyimli (sorun çözmede pek deneyimli olmasa da) büyükşehir belediyelerinin yetki ve sorumluluklarına geçmeleri, kıra özgü bu sorunların derinleşmesine neden olacaktır. Bu alanlarla özel olarak ilgilenen il özel idarelerinin kaldırılması da bu yönde bir kayıptır. İl özel idarelerinin ilgili birimleri büyükşehir belediyelerine devredilecektir, ancak belediyelerin öncelikli alanının kentler olması, kırın politika üretme süreçlerinde daha da önemsizleşmesine ve görünmez hale gelmesine yol açacaktır.

Büyükşehir belediyelerinin sorumlu olduğu alanların ve kentlerin büyüklüğü düşünüldüğünde, düşük yoğunluklu dağınık yerleşimli kıra hizmet götürmenin belediyeler için daha da zorlayıcı hale geleceği de söylenebilir. Merkezî bütçeden pay alan ve merkezin taşra teşkilatı biçimde işleyen il özel idareleri, görece yakın düzeyde hizmeti kıra götürebilmekteydi. Ancak seçilmiş gövdeler olan büyükşehir belediyelerine bu yetkinin geçmesi ile birlikte kıra götürülen hizmet daha da siyasallaşacak, iktidar partisinden olmayan büyükşehir belediyelerinde kesilen ödenekler yüzünden hizmet sunamaz hale gelen belediyelere bağlı kırsal alanlar da bu durumdan derin biçimde etkilenecektir. Eşitsiz coğrafi gelişmenin oldukça derin olduğu ülkemizde, bu eşitsizlik hem farklı coğrafi bölgeler arasında hem de kent ve kır arasında derinleşecektir.

EKONOMİK ETKİLER

İkinci alan ekonomi alanıdır. Ulusal düzeyde üretim politikalarına bakıldığında (ki bu politikaların politika üretmeme biçiminde vuku bulduğu söylenebilir) kırın hâlihazırda dezavantajlı olduğu görülebilir. Tarımsal üretim, hepimizin gözü önünde gerilemekte, ithalat değerleri ihracat değerlerini katlayarak geride bırakmakta, temel ürünlerin pek çoğunda üretim dışa bağımlı hale gelmekte, yerel tohumların satışı yasaklanmakta, böylece tohumda tekelleşmenin Türkiye’yi de avucuna alması sağlanmakta, GDO tartışmaları, hormonlar, ilaçlar, kuraklık, üretimin düşmesi, üreticilerin üretimi bırakması derken tarımsal üretim önemli sorun alanlarından bir haline gelmektedir.

Uzun süredir kırda toplumsal yapı çözülmekte, kırdan kente göç dönem dönem artarak devam etmekte, genç ve çalışabilir nüfus hızla kentlere taşınmakta, kır yaşlanmakta ve üretemez hale gelmektedir. Tarihsel ve coğrafi olarak hizmetten yoksun olan kır, 2002 sonrası kentleşmeye dayalı üretken olmayan ekonomi ile daha da yoksunlaşmıştır. Kırın doğrudan (ve kentin dolaylı ve doğrudan) önemli bir parçası olan tarımsal üretim, tarım politikalarının etkisi ile zayıflamıştır. Üretime değil tüketime dayalı ekonomik “kalkınma” modelimiz ile birlikte, inşaat, konut ve emlak sektörlerinin genel olarak kentleşmenin gerisinde kalmış, sanayi ile birlikte, bir düşüşe geçmiştir. Tarımda artan dışa bağımlılık, ihracatın ithalatın hızla geride kalması, tarımsal üretimin dışarıdan gelen ve Ortak Tarım Politikası gibi yapılarla, güçlü biçimde desteklenmiş üreticilerin ürünlerle yarışamaması sorunu derinleştirmiştir. Avrupa Birliği’ni birarada tutan harçlardan biri olan tarımsal üretim, “Ortak Tarım Politikası” ismiyle, Avrupa Birliği’nin en önemli gider kalemidir ve tarım, özellikle gıda üretimi, gelecek açısından önemi de gözönünde bulundurularak düzenlenmekte ve desteklenmektedir. Türkiye’de ise tarımsal üretim, uzun süre geri kalmışlık işareti olarak görülmüş, sanayiye ya da kentleşmeye aktarılabilecek yatırımı çeken bir kara delik(1)olarak adlandırılmıştır. Son dönemde ise, küçük ölçekli tarım yukarıda bahsi geçen durumlarla karşı karşıya gelmiş, küçük ve orta ölçekli yerel üretimin sonu olan, tarımda şirketleşme baskın hale gelmiştir. Büyük, uluslararası tarım şirketleri, hızla ve devlet desteğiyle üretime egemen olmaktadır. Yıllardır yapılamayan toprak reformu ve tarım topraklarının toplulaştırılması, şirketler için tekrar gündeme gelmiş, bu defa sosyal devletçi bir anlayışla değil, konu tamamen piyasacı bir anlayışla ele alınmıştır.(2)Bu karmaşa içinde tek olumlu sayılabilecek gelişme, söylemde de olsa tarımsal üretim kooperatiflerinin desteklenmesi olmuştur. Ancak uygulamada bunun çok da karşılık bulamadığı ve tarımda şirketleşmenin ağır bastığı söylenebilir.

Tam da bu bağlamda, Bütünşehir Yasası’nın kır üzerinde ekonomi alanındaki etkilerine bakıldığında, kontrol ve yetki alanı yeniden ölçeklenen kentlerin de etkisiyle, üretimin yeniden ölçekleneceği söylenebilir. Yeniden ölçeklenme ve devletin mekânsallaşması için Neil Brenner ve “Düzenleme Okulu” kuramcılarına bakmak bilgilendirici olacaktır. Türkiye’de üretim süreçlerinin eklemlenmesi, büyük, orta ve küçük ölçekli üretimin yoğun biraradalığı ve üretimin önemli bir kısmının (tarihsel olarak) küçük ölçekte yapılıyor olması, durumun vahametini ortaya koyacaktır. Bütünşehir Yasası ile birlikte kentsel alan haline gelen kırsal alanlarda hayvancılık, sıkı düzenlemelerle konutun yakınında veya bahçede yapılabilen bir iş olmaktan çıkmış, büyük tesisler ve işletmelerin dışında yapılması için izin almak imkânsız hale gelmiştir. Her gün izlediğimiz haberlerde, bunun parça parça sonuçlarını görmekte ve iktidara inanarak bunu ön görenleri yalancılıkla suçlayanların zor duruma düştüğünü okumaktayız. Kırsal alanların bir anda kentsel alan olarak adlandırılmaya başlanmasının olumsuz sonuçlarından sadece biri olan bu durum, hayvancılık konusunun da derinleşmekte olan sorunlarını artıracaktır. Tarım gibi, tarımın bir parçası olan hayvancılık da yeniden ölçeklenmekte ve tekelleşmektedir. Bunda da dışa bağımlı hale geldiğimizi ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım. Üretim, kentsel bir eylem olarak görülmemekte, istenmeyenler listesinde ilk sırayı almaktadır. Ancak tam da bu üretim (özellikle tarımsal üretim) kentleri birarada, ülkeyi ayakta tutan harçtır. Evinin bahçesinde tavuk besleyen yasaklardan payını almakta, 20 santimetreye 20 santimetre kutularda güneş görmeden ilaçlarla şişirilmiş tavuk üreten ise desteklenmektedir.

Bütünşehir Yasası ile büyükşehir belediyelerine bağlanan kırsal alanların tarımsal üretimdeki önemini anlamak için verilere bakılabilir. Tarım alanlarının % 34,6’sı 16 metropoliten kentte bulunmaktadır. Büyükşehir sayısının 30’a çıktığı düşünülürse bu oranın da ciddi biçimde arttığı söylenebilir. Başka bir dille ifade etmek gerekirse, tarımsal üretimin önemli bir kısmı büyük kentlerde yapılmaktadır. Tarım ve kent arasındaki çoktandır unuttuğumuz ilişki hatırlandığında bu durumun garip olmadığı anlaşılacaktır. İnsanlığın, kentlerde yoğun biçimde ve büyük nüfuslarla birarada yaşaması ancak tarımsal üretimin keşfi ile olmuştur. Dolayısıyla kentler de tarımsal açıdan üretken, su sıkıntısı çekmeyecek, kendilerini besleyebilecek alanlarda kurulmuştur. Türkiye’deki pek çok kentin de oldukça eski zamanlardan bu yana aynı yerlerde olduğu düşünüldüğünde, büyük kentler ile tarım arasındaki ilişki ortaya çıkacaktır.

MEKÂNSAL ETKİLER

Yasanın incelenecek üçüncü etki alanı mekânsaldır. Büyükşehirlerin tarımsal üretim açısından önemli miktarda tarımsal alanla çevrili olduğunu yukarıda belirtmiştik. Tarım alanları üzerindeki imar ve kentleşme baskısı yeni yasa ile birlikte artmakta ve baskı alanı genişlemektedir. Büyük ölçekli üretim karşısında zaten ezilmekte olan küçük üretici, imar baskısına dayanamamakta; imar hakkı, kentleşme, apartman inşaatları kısa vadede inanılmaz kârlı hale gelmekte; uzun vadede üreticinin üretim aracı, toprak, elinden alınmaktadır. Tarım alanları üzerine, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu (2005) gibi koruyucu kanunların değişmesi ile birlikte, tarımsal alanlar daha da kolay yapılaşmaya açılabilir hale gelmiştir. İnşaat, konut ve emlak sektörlerinin etkisinde büyüyen kentler kırı istila etmektedir. Kent üst-biçimi, dokusu, kentleşmenin büyüklüğü, biçimi ve yönü, yasanın yaratacağı mekânsal sorunlara işaret etmektedir. TOKİ’nin kitlesel biçimde ürettiği çok sayıda konut ve onu aşmayan, çizdiği çerçevede ilerleyen konut piyasası üretimi (TOKİleşme) ile birlikte yaşadığımız sokaksızlaşma, Bütünşehir Yasası’nın kenti yeniden ölçeklemesi ile birlikte çeperdeki deneyimlemekte olduğumuz genişlemesini kıra yayacaktır. Bitmek bilmeyen site içi apartman sevdası, sokağı hoş bir anı haline getirmektedir. Alışveriş merkezleri, kent merkezleri ile yarışmakta, biraz da mecburiyetten artan araba sevdamız ile gündelik hayat kurgusu içinde yoğun kent merkezlerindense AVM’ler daha rahat kendine yer bulmaktadır. Site için apartmanda oturup, şehrin bir köşesindeki işimize gidip dönmek ya da haftasonu maddi ve manevi ihtiyaçları karşılamak için AVM’lere uğramak pek çoğumuzun hayatının özeti. Kentsel yaşamdaki bu yavanlık, kentin bizzat kendisinde de karşılığını bulmakta, kentteki yavanlığı üretmekte ve üretilmiş kentsel çevrelerdeki yavanlığın bir sonucu olmaktadır. Kentleşmede diyalektiğin dansı…

Toplumsal biraraya gelişler, meydanların kavşak olmasıyla, AVM’lerin merkezlere tercih edilir hale gelmesiyle azalmış, kentte toplumsal, mekânsal ve ekonomik bir yarılma yaşanmıştır. Karşılaşmadan yaşayan sınıflar, mekânsal olarak birbirinden uzaklaşmış ve uzaklaşmaktadır. Bütünşehir Yasası ile birlikte, kentin sınırları coğrafyada bir hayli genişlemiştir. Bu durum da bu yarılma ve saçılmayı derinleştirecek gibi görünmektedir. Bu sorunlarla doğrudan ilişkili olan üst-biçim konusu, hâlihazırda önemli bir sorun alanıdır. Okunaksız, biçimsiz yerleşik alanlar, kentsel saçılmanın ölçeğinin genişlemesi, ulaşım, erişim, servis ve altyapı sunumu konuları başta olmak üzere pek konuda sorunu beraberinde getirmiştir. Bütünşehir Yasası ile birlikte daha da kontrolsüzleşen kentsel büyüme, kentin üzerindeki yükleri artıracak ve yukarıda bahsedilen alanlarda kentsel sorunları çoğaltacaktır. Kısaca söylemek gerekirse, kırı istila eden kontrolsüz kentsel büyüme ile kentlerin yönetimi, hizmet sunumu ve benzeri bir ur gibi büyüyüp belediyeleri zorlayacak, bu süreç sonunda ne kentsel ne kırsal alanlarda ilerleme kaydedilemeyecek, hatta büyük ölçüde gerilemeler ve sorunlar yaşanacaktır.

Bugün kır dağınık, kent ise parçalanmıştır. Kamusal alanlar azalmakta, toplumun biraraya gelmesine olanak vermeyecek biçimde dönüşmektedir. Kırda ve kentte sınıfsal biraraya gelişler asgari düzeye inmektedir. Bütünşehir Yasası, tam da böyle bir mekân anlayışını kıra yaymanın aracı olacaktır. Sokaksız, dolayısıyla meydansız, merkezsiz, alt merkezsiz, alabildiğine uzanan “otoparklı, site içi” konut alanları, bir örnek apartmanlar, bir örnek müstakil evler bu dönemin kentleşmesine damgasını vurmuştur, bu yasa ile birlikte daha geniş ölçekte, kıra da damgasını vuracaktır (eğer henüz vurmadıysa). Bundan 100 yıl sonra, 1000 yıl sonra, yapılacak mimarlık tarihi ve şehircilik tarihi araştırmalarında bu dönem, Türkiye’nin karanlık şehircilik ortaçağı olarak geçecek, çoğunluğun aynı planlı, bir örnek, yavan, otoparkların arasından yükselen apartmanlarda, sokaksız “mahallelerde” oturduğu dönem olarak anılacaktır. Az sayıda örnek ve fotoğrafla bu dönemin kentleşme, şehircilik ve yapılaşma anlayışı, kırda ve kentte ürettikleri çevreler özetlenebilecektir. (Resim 4-8)

Devletin bir girişimci gibi hareket ettiği konut sektörü, TOKİ ile birlikte daha da çok aynılaşmıştır. Bu alanda da küçük müteahhitler piyasadan silinmiş, yakın zamanda kurulmuş şirketler devleşmiş ve inşaat sektörüne hükmeder hale gelmiştir. Zenginleşen ve iktidarda söz sahibi olmaya başlayan inşaat sektörünün talepleri doğrultusunda kentleşme yasaları “düzenleme” adı altında düzensizleşmekte, kontrolsüzleşmektedir. Kentsel gelişme için rezerv alan olarak görülen kır, konut üretimi için tüketilmektedir ve iktidar durumu devam ettirmek niyetindedir. Ancak kriz çoktan başlamıştır ve inşaat, konut, emlak sektörleri ile finans başta olmak üzere bağlı alanlar, bağımlı hale gelen ekonomiyi alaşağı etmek üzeredir. Bu karanlık tabloda, yolsuzluk tartışmaları da inşaat sektörü üzerinden dönmektedir. Yabancı para akışının azalması, değer kaybeden TL ile enerjide, tarımda, gıdada dışa bağımlı ve kırılgan ekonomimiz dev bir kriz dalgasına gebedir. Bu kriz dalgası, sermayenin yapılı çevreye aktarılmasıyla, kentsel büyümeyle çözülmeyecek, tersine genişleyecektir. Bu nedenle, kıra etkilerini ölçtüğümüz Bütünşehir Yasası ile birlikte yapılaşmanın ne kadar devam edeceği belirsizdir.

Son olarak, bahsedilen sonuçlara yol açacak olan Bütünşehir Yasası ve benzeri yasal düzenlemeler için iktidarın tanımlı, etaplanmış bir gizli gündeme sahip olup olmadığı, pragmatist ve günü kurtarmacı politikalarla mı hareket ettiği sorusu önemlidir. Kişisel çıkarlarını da gözeten güç sahibi aktörler, Eric Olin Wright’ın yapı-aktör sistemine de referans verebileceğimiz biçimde, sistemin sunduğu seçenekler içinde kısa süreli günü kurtarmacı, rantçı olanlarını seçmekte, bu kararlar da son kertede, sistemin kendini yeniden üretmesine katkıda bulunmaktadır. Bunların iyi bir neo-liberalleşme örneği olduğu söylenebilir, ancak her hareketin ve her kararın, bütünlüklü ve kapsamlı bir gündemi işaret ettiğini söylemek safdillik olacaktır. Bu konuda güzel bir tartışma Ekoloji Kolektifi tarafından 11 Ocak 2014’te düzenlenen “Kent Hakları Atölyesi”nin ilkinde, Mustafa Kemal Bayırbağ tarafından yapılmıştır. Bu konuda bir referans vermek gerekirse bu tartışmalara verilebilir. Gündemsiz yapılmış, günü kurtarmacı, rantçı ve benzeri işlerde, nihayetinde kazanan kapitalizm olmaktadır. Ancak, krizlerin kapitalizme içkin olduğu bilgisi ışığında bu işin sonsuza kadar böyle sürmeyeceği açıktır. Bütünşehir Yasası ile kentin krizi kıra yeni bir biçimde yayılmaktadır.

Ceren Gamze Yaşar, Araş. Gör., ODTÜ, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

RESİMLER

Görseller aksi belirtilmedikçe yazara aittir.

NOTLAR

1. Günaydın, Gökhan, 2008, “Türkiye Tarımı, Gerçekler/Saptırmacalar”. Ziraat Mühendisleri Odası. http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=8875 [Erişim: 01.10.2013]

2. Detaylı bilgi için Tarım ve Gıda Bakanlığı’nın hudutsuz köy projelerine bakılabilir.

Doğal Afetlerden Kaçarken İmar Afetine Tutulduk

Doğal Afetlerden Kaçarken İmar Afetine Tutulduk

ceren gamze yaşar, haziran 2012 Ankara.

Jeoloji Mühendisleri Odası bülteni

Kabul edilmiş dualar yüzünden edilmemişlerden daha çok gözyaşı dökülmüştür.1

Geçtiğimiz ay kabul edilen Afet Riski Altındaki Alanların Dönüşümü Hakkında Kanun afet ve şehircilik konusunda Türkiye için önemli bir milat. Ne yazık ki bu dönüm noktasının sonuçları kentler, kır ve halk açısından olumlu olmayacak. Etkileyeceği coğrafyanın genişliği, etkili olacağı zaman diliminin olası uzunluğu ve yasadaki muğlak ifadeler, sonuçların bütünüyle kestirilmesini olanaksız kılıyor. Bu denli geniş ve uzun vadeli etkilere sahip olabilecek, böylesi geniş kapsamlı, dolayısıyla önemli bir yasanın hazırlanması ise bu zamana kadar üzerine yapılmış incelemelerden çok daha özensiz ve derinliksiz. İktidarın uzun süredir gündeminde olan kentsel dönüşüm yasasının son dönüştüğü hal olan yasa, sonda söyleyeceğimizi baştan söylemek gerekirse afet sorunundan ziyade, dönüşüm, yenileme ve yapılaşma konularını merkeze oturtuyor. Sorunu bir “kaçak yapılaşma” sorunu olarak tanımlayan yasa koyucular, yapılması gerekeni kaçak yapıları ve risk altındaki diğer yapıları yıkarak yerine yasalardan muaf, kuralsız yeni yapılar yapmak olarak ortaya koyuyor. Kentleşmeyi, konut sektörünü, kırda ve kentte yapıaşmayı böylesine kökten etkileyecek bu yasa meşruiyetini Türkiye’nin en can yakıcı gündemlerinden olan afet konusundan alıyor. Özellikle 2011’de meydana gelen Van depremi ile Türkiye’nin uzun bir aradan sonra yeniden gündemine oturan afet konusu ile bu yasa yeniden gündeme gelerek hızla meclisten geçiyor.

Hızla, madde madde yasanın olumsuzluklarına göz atmak gerekirse;

  1. Afet politikalarına yaklaşım konusunda yüzeysel, salt deprem afetine odaklanıyor; ancak onun için dahi gerekli önlemleri almaktan ve sağlam bir afet öncesi politikası üretmekten uzak.
  2. Afet politikasında ölçek sorununu derinleştiriyor, merkezden yerele ve haneye birbiri ilr ilişkili katmanlarla inmesi ve dallanması gereken afet politikaları merkezde aşırı yoğunlaşıyor; bina ölçeğinde kararın bakanlar kurulu düzeyinde alındığı bir yasanın afet politikası üretmede teklemesi kaçınılmaz.
  3. Ölçek sorununun bir benzeri olarak yetki dağılımı da yasada bir hayli sorunlu. Merkeze verilen mutlak ve aşırı güç, yerelin son derece güçsüz hale gelmesi ve halkın katılımının esamesinin okunmaması yasanın afet politikası üretmede önündeki en büyük engellerden biri. Afet politikası ile katılımı birarada düşünmek kolay gelmese de, afet öncesi ve sırasında bu politikaların benimsenerek halkça uygulanabilmesi ve yerleşim yerlerinin tek vücut olarak afetlerden çıkarak ayakta kalması için bu şart.
  4. Yasa kentleşme üzerindeki tüm denetim mekanizmalarını ortadan kaldırıyor; bu yasaya dayanarak alınan kararlara dava dahi açılamıyor.
  5. Kentleşmede kuralsızlaşmayı getiriyor. imar ile ilgili, toprak koruma ile ilgili hemen hemen tüm yasalar uygulanmayacak mevzuat başlığı altında toplanmış durumda. Bu haliyle afet zararlarını ve riski azaltmada yetersiz olan imar hukuku böylelikle neredeyse tamamen yürürlükten kalkıyor ve yerini keyfilik alıyor. Keyfiyetin olduğu yerde afet risklerinin artması kaçınılmaz.
  6. Riskli alanlar ve yapıların risk öncelikli olarak değil, getiri öncelikli olarak belirlenmesinin önü açılıyor. Öncesinde iktidarca göz dikilmiş yüksek rantlı alanlar, bu yasa ile bir anda riskli alan ilan edilip dönüşüme tabii tutulabilir.
  7. Tüm yukarıda bahsedilen olumsuzlukları ile, kentte ve kırda riskleri yükseltme ihtimali çok yüksek olan yasa afet sorununu çözmekten uzakta, yeni sorunlara gebe duruyor.
  8. Alışıldık kanun dilinin aksine yasanın dili son derece muğlak, bu da yasayı kullanacak iktidara uçsuz bucaksız bir özgürlük alanı tanıyor, vatandaşın başına gelecekler aktörlerin, idarenin keyfine kalıyor.
  9. Bu yasa ile mekan ve mülkiyet üzerinde mutlak güç sahibi hale gelerek, iktidar, halkın geçmişine, birikimine, yıkımlarla; geleceğine ve emeğine borçlandırarak el koyuyor.

Yasada hiç geçmiyor ancak kır da bu kırımdan nasibini alacak. Kentsel gelişme için rezerv alan ve kentlere göçle olası ucuz işgücünden başka bir şey ifade etmiyor çünkü kır iktidara. Kentler kontrolsüz bçimde büyümeye devam ederken, görünen o ki kentte konut sorunu, kırda üretim sorunu derinleşecek. Kent ve kır ayrımının, olumsuz yönde ortadan kalkma ihtimali de var. Tarlaların ortasında inşa edilen apartmanlar giderek artıyor. Kır ölçeğinde afet politikası geliştirmekten de uzak olan yasa ve iktidar gözünde kırda olacak afetler gündem dışı. Van’da yaşanan yıkımın ve sonrasındaki toparlanamayışın arkasında da diğer sebeplerin yanısıra bu yatıyor.

Afeti ve riski paraya çevirecek olan bu yasa gündelik hayatlarımızı da düşünmediğimiz kadar doğrudan etkileyecek. Kent ve kır ölçeğinde konuştuk genellikle bu vakte kadar, olaylar kendi dışımızda olup bitiyormuş gibi, ancak kazın ayağı öyle değil. Yarın, bir gün, yaşadığımız ev, ya da olduğu gibi tüm mahallemiz riskli alan ilan edilebilir. Bir kere riskli alan ilan edilince geri dönüşsüz bir dönüşüm sürecinin göbeğinde bulacağız kendimizi. Ne dava açma hakkımız var ne de itiraz etme. Sonrası daha da karanlık, birkaç gün içinde evimizi terk etmemiz ve mümkünse kendi elimizle yıkmamız gerekiyor. Bu sırada idare “uygun görürse” kira yardımı “yapabilir” yapmaması da ihtimaller dahilinde. Diyelim ki terk etmedik, o zaman işler daha da çetrefilli bir hal alıyor, belediye sunduğu kentsel hizmetleri kesiyor; elektrik, su, gaz hiçbir hizmet alamıyoruz. Kısacası bir kere riskli alan ya da yapı ilan edildiğinde yaşama alanımız, yıkılmış varsayın. Burada şu hatırlatmayı yapmakta yarar var. Türkiye’de kentlerin ve kırın önemli bir kısmında afet riskleri çok yüksek. Yani afet riski gerçekten var ve gerçekten bir şeyler yapılması gerekiyor. Yasa da tüm gücünü işte bu gerçeklikten alıyor. Ancak sorunu yanlış tanımlayarak, yani genel bir kentleşme (altyapı, hizmetler, yapılı çevre, açık alanlar gibi kalemleri de içeren bir kentleşme) sorunu olarak tanımlamak yerine yapı düzeyinde tanımlayarak çözümden daha da uzaklaşıyor. Sonrasında yapılı çevreye uygulanacak dönüşümden halkı da dışlayan iktidar, dönüşümün meşruiyetini sorgulatıyor bizlere. Eğer afet riskini azaltma ve insanca yaşam çevrelerine kavuşturma amaçlı halk için bir dönüşüm olmayacaksa, ki buradan bakınca öyle görünüyor, bu dönüşüm kimin için yapılıyor sorusunun cevabı açık. Sermaye iktidar üzerinden kendi yolunu yapıyor.

Son olarak genel bir değerlendirme yapmak gerekirse afetin öncesini ve sonrasını kapsayan iki aşamalı bir afet politikası olması gerektiği göz önünde bulundurulursa Türkiye’de afet politikaları iki kulvarda da sınıfta kalıyor. Öncesinde afet riski azaltmaktan giderek uzaklaşan politikalar bir bütünlük arz etmekten uzak ve bu yasayla birlikte daha da kuralsızlaşmış durumda. Afet sonrası politikaları da rahatlıkla sadece afet dönemlerinde çıkan haberlerden dahi inceleyerek değerlendirebiliriz.

Durumun vehametini önümüzdeki aylarda ve yıllarda, uzun vadede göreceğiz; bu yasayla ne 2052 Samandağ depreminin yıkımının önüne geçilebilecek ne 2110 İzmir depreminin. Kır yapılaşacak, kentler yıkılıp yeniden yapılacak, afetler olmaya devam edecek, kayıplar devam edecek, binlerle öleceği kırda ve kentte. Bu sırada kentsel rantlar el değiştirecek, imar zenginleri daha da zenginleşecek, mülkiyetin her şeyin önünde geldiği konut sorununda yine mülkiyet yüzünden, sınıflar arası uçurum artacak. Dönüşüm adı altında yoksullar, ezilenler, kürtler, trans bireyler, ve aklınıza gelen bütün muhalif gruplar kentlerden, rantı yüksek, merkezi alanlardan sürülebilecek, sürülecek. Bu haliyle geri dönüşsüz bir yol bu. Bir imar afeti.

1Azize Teresa; Kabul Edilmiş Dualar, Capote, T. İçinde.

Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler / Şehircilik Atölyesi Sonuç Metni

Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler / Şehircilik Atölyesi Sonuç Metni

Özge Göncü, Duygu Tekin, Ceren Gamze Yaşar

Haziran 2012, Ankara.

Adaletin sadece aşağıdan gelebileceğini bilen bizler;

safça, yukarıdan gelecek adaleti bekleyecek değiliz.”

Subcomandante Insurgente Marcos

Devrimci ve halkçı bir yerel yönetimde şehircilik politikalarını tartışmaya açan şehircilik atölyesinin tartışma zemini, mevcut kentsel politikaların ve kapitalist kentin eleştirisi üzerine inşa edilmektedir. Devrimci ve halkçı bir şehircilik politikasını inşa etmek için yola çıkan atölye, işe sorular sorarak başlamıştır ve belediyelerle bir arada, kır ve kent için şehircilik ve afet alanlarında devrimci ve halkçı politikalar üretmek; belediyenin, çalışılan kentin ve atölyenin olanakları el verdiği ölçüde sıralananları gerçekleştirmek niyetindedir. Bir yandan genel omurgayı ve diğer devrimci yerel yönetimlerde de uygulanabilecek genel yaklaşımı inşa etmek, diğer yandan küçük ölçekte de olsa tanımlanan omurga çerçevesinde belediye(ler) ile beraber somut adımlar atmak amacı etrafında örgütlenen atölye; yerelde üretilen model-deneyimleri sürekli kılıp çoğaltmayı ve görünürlüklerini arttırmayı önemsemektedir. Sürecin başından itibaren amacını, uygulamaya dönük tartışmalar için doğrudan yerelden beslenerek, belirlenen kentlerle ve belediyelerle temasa geçerek, saha çalışması yürütülerek ve somut değerlendirmeler yaparak; genel geçer ilkelerin yanı sıra somut politikalar üretmek olarak koyan şehircilik atölyesi, kentte ve kırda mekan üretimini devrimci ve halkçı şiarlarla yeniden düşünmekte ve tartışmaktadır. Tartışmalara geçmeden önce sorulması gereken en önemli soru, devrimci ve halkçı bir şehirciliğin mümkün olup olmadığıdır. 



Devrimci bir Şehircilik Mümkün mü?



Kentlerde ve kırda toplumsal, ekonomik, kültürel ve mekansal sorunlar çetrefilleşir ve derinleşirken; küreselleşme illeti kentleri, kent yoksullarını savunmasız bırakırken; kentleşme konusunu bütünüyle kavrayabilmek giderek zorlaşırken; eleştirdiğimiz kentleşmenin ve şehirciliğin doğrusunun nasıl olacağı tartışması da giderek erişilmez bir hal alıyor. Kapitalist kentleşmenin eleştirisi üzerine yazılanlar bir hayli çokken; antikapitalist, devrimci ve halkçı kentleşme ve şehircilik nasıl olur sorusuna cevap arayan yazılara pek sık rastlanmıyor. Örnek olabilecek devrimci, halkçı, kapsamlı bir şehircilik deneyiminin sayısının da pek fazla olduğu söylenemez. 

Planlama/Şehircilik günümüzdeki biçimi ile iktidarın ve daha geniş ölçekte kapitalizmin en önemli kendini yeniden üretme araçları arasında. Planlama kuramları ve şehircilik yöntemleri yaygın biçimde bu gerçeklik üzerinden kurgulanıyor.1

Devrimci ve halkçı bir şehircilik ve kentleşme için öncelikle şehirciliğin bugün renginin kapitalizmle aynı olduğunu görmek ve tartışmayı bu noktadan başlatmak gerekiyor. Bugünkü haliyle şehircilik ve kentleşme denilince kent coğrafyasındaki eşitsiz gelişimi ve kentin parçalanmasını körükleyen kentsel dönüşüm, rant dağıtımı, arsa spekülasyonu, yatırım aracı olarak konut, mekan üretiminde tiranlaşan TOKİ, ekonominin “lokomotifi” haline gelen inşaat sektörü, yoksullar için konut darlığı, orta ve yukarısı sınıflar için konut fazlası, özel araç kullanımını teşvik edip toplu taşımayı baltalayan ulaşım politikaları, afete duyarsız afet politikaları, kentsel hizmet sunumunda kent yoksullarını yoksunlaştıran eşitsizlikler, doğayı sömüren kentleşme politikaları, konut tarlasınka dönen orman alanları, tarımsal üretimi yok sayan, kıyıları parselleyen, kırı olası gelişme alanı olarak gören yayılmacı kentler, üretimin tahliye edilip kent dışına atıldığı ve yerlerini tüketim alanlarının aldığı üretemeyen kentler, kentsel mekansal ve sosyal ayrışmanın had safhaya vardığı, kamusal alanların özelleştirildiği, meydanların kavşağa dönüştüğü kentler aklımıza geliyor. Kentleşme ve şehircilik ile ilgili sorunlara birçok başka sorun eklenebilir ve bu durum nasıl bir şehircilik ve kentleşme sorusuna aradığımız yanıtı da bulmayı zorlaştırıyor. Ancak bir o kadar da önemli kılıyor; dünyayı anlamakla kalmayıp değiştirmek de isteyen bizler, ucu bucağı olmayan bu sorulara cevap aramanın elzem olduğunu düşünüyoruz. 



Devrimci ve halkçı bir yerel yönetimin şehircilik anlayışı nasıl olmalıdır? İlkeleri neler olmalıdır? Nasıl işlemeli, nasıl uygulanmalıdır? Devrimci halkçı bir şehircilik ile mekan kırda ve kentte nasıl örgütlenmelidir? Gündelik yaşam nasıl örgütlenmelidir? Nasıl bir şehircilik ve planlama, nasıl bir kent üretmelidir? Burada bir parantez, “Nasıl bir kent sorusu toplumsal bağlardan, doğa ile kurulan ilişkiden, yaşam biçimlerinden, kullanılan teknolojiden ve estetik değerlerden ayrı düşünülemez”.2Bu değerler, biçimler ve ilişkiler bizim için de yol gösterici olacak, devrimci ve halkçı bir şehirciliğin inşasına ışık tutacaktır. Kentleşme ve şehircilik için devrimci ve halkçı taleplerin en başat olanlarından biri de, kentleşmenin ve kentsel süreçlerin artı değer kullanımındaki temel rolü nedeniyle, üretilen artı değerin üretimi ve kullanımının üzerinde daha geniş bir demokratik denetimdir.3



Devrimci ve Halkçı Yerel Yönetim Pratikleri: Hozat ve Mazgirt

Peki, tüm bunların ışığında devrimci ve halkçı bir yerel yönetim, tam da bugün ne yapacak? Cevabını aradığımız soruların başında bu soru geliyor. Devrimci ve halkçı şehircilik politikaları atölyesi, şehircilik, kentleşme politikaları ve afet politikaları üzerine tartışmalarını derinleştirerek devrimci halkçı belediyelerin hizmetine sunmak niyetindedir. Bu tartışmaların sonunda vardığımız nokta devrimci ve halkçı bir yerel yönetimin, devrimci bir şehircilik ve afet politikası için önünde bir kapı açmak olmalıdır. Bu doğrultuda, tartışmalar kuramsal alanda ve uygulamaya dönük olmak üzere iki kanal halinde eş zamanlı yürütülmektedir ve yürütülecektir. 

Şehircilik atölyesi Dersim bölgesini üst çalışma alanı olarak; bölgedeki Hozat ve Mazgirt ilçelerini de ana çalışma alanı olarak seçmiş; durum tespiti amaçlı verilerin toplanmasına başlanmıştır. 14 Mart tarihinde yapılan atölye toplantısına Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel katılmış, söyleşi biçiminde ilerleyen toplantıda Mazgirt Belediyesinin kazanımları ve faaliyetleri ile ilçenin sorunları ve ihtiyaçları konuşulmuştur. Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türel’in katılımı, atölyedeki tartışmaların seyrini olumlu yönde değiştirmiştir. Devrimci halkçı belediyeler için detaylı bir taslak program çalışması yürütülmüş, sorunların tespiti için yerel yönetimlere yönelik anket soruları hazırlanmıştır. Belediyelerle dirsek teması halinde üretilecek veriler yardımı ile raporlama çalışması yapılacak ve kentler özelinde ham veri oluşturulacaktır. Üretilen veriler atölye katılımcılarının ilgi ve meslek alanları doğrultusunda kentlerle temas halinde kullanılacaktır. Üzerine çalışılan yerleşim yerlerinin özgün koşulları dikkate alınarak, belediye ve halkla iletişime geçerek sorun tespiti yapılarak ve saha çalışması ile desteklenerek ilkelerin ve çizilecek çerçevenin gerçekleştirilebilecek kısımları detaylandırılacak ve belediyelere yol gösterici olacak dokümanların üretilmesi için çalışılacaktır.

Önümüze koyduğumuz gündemin son derece geniş olmasından ötürü tartışmalar alt başlıklar üzerinden yürütülecektir. Başlıklar sırasıyla devrimci ve halkçı yerel yönetimlerde: kentsel mekansal örgütlenme, mahalle-belde mekansal örgütlenmesi; kırsal mekansal örgütlenme ve kır-kent bütünleşmesi; konut sorunu; yöresel mimari ve ekolojik yaklaşımlardır. 



Kapitalist Kentleşmenin Ölçeği; Kır ve Görünmez Kentler 



Burada sözü edilmesi gereken önemli bir konu ölçek sorunudur. Üzerinde çalışılacak kentlerin, Hozat ve Mazgirt’in ölçekleri yaklaşımın da yeniden tanımlanmasının gerekliliğinin altını çizmektedir. Bugün, yaygın ve güncel kentsel politikalar İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde, yine büyük şehirler için üretilmektedir. Kentleşme politikalarının ulus ölçeğinde en güçlü politika aracı haline gelmesi ile birlikte büyükşehirlere referansla hazırlanan kentsel politikalar daha da baskın hale gelmiştir. Bu süreçte orta ve küçük ölçekli kentler, kırsal alanlar ile birlikte gündemden silinmiş, görünmez hale gelmiştir. Büyük kentsel alanlarda giderek artan, kırsal alanlarda ve taşrada ise azalmakta olan nüfusun da etkisi ile bu alanlar umursamazlığın perdesi ile örtülmüş ve bu konuda ağır bir sessizlik hakim hale gelmiştir.

Toprağın, tarım alanlarının, ormanların, meraların daha fazla kentsel gelişme için kurban edildiği günümüzde kırsal alanlarda ve küçük ölçekli kentlerde sorunlar derinleşmekte, derinleştiği ölçüde görmezden gelinmektedir. Rant üzerinden kurgulanan devlet destekli kentleşme büyük kentlerde vuku bulmakta, giderek güç kazanan inşaat sektörü, yine kentlerde ve kent çeperinde faaliyet göstermektedir. Yapılı çevre üretiminin hızlandığı son dönemde kentler kırı istila edercesine yayılmakta, öte yanda kır ile kent arasındaki ekonomik, toplumsal ve mekansal uçurum aşırı yapılı çevre üretimine neden olan kentsel politikalar; ve kırsal politikaların yokluğu nedeniyle derinleşmektedir. Neoliberal politikaların önemli bir kalemini oluşturan bu kentsel politikalar, kırı kent tarafından sömürgeleştirilebilecek alanlar olarak görmekte ve sömürgeleştirmektedir. 

Küçük ve orta ölçekli kentlerin ve kırın bu görünmezliği devrimci ve halkçı bir şehircilik politikası için kabul edilemez bir durumdur. Bu nedenle devrimci halkçı şehircilik atölyesinin ana eksenlerinden birini küçük ve orta ölçekli kentler ve kır’ın yeniden gündeme getirilmesi; kır ve kentin bir yarışmacılık ya da ezen-ezilen ilişkisinden çıkarılarak ele alınması oluşturmaktadır. Kır-kent bütünleşmesi ve kır ile kent arasındaki ilişkinin her ölçekte yeniden tanımlanması devrimci bir şehirciliğin olmazsa olmazıdır. Kır ve kent arasındaki uçurumun nasıl kapatılacağı, kırı sömüren kentsel politikaların eleştirisi ve kır-kent bütünleşmesinin yollarını tartışarak mümkündür. 



Kentlerde ve Mahallelerde Mekansal Örgütlenme



Apartmanlarla başlayıp apartmanlarla biten kentlerde, sokaksız mahallelerde, meydansız merkezlerde, altyapısız gecekondularda, özel güvenlik bölgeleriyle parsellenmiş sitelerde yaşıyoruz bugün. Ekonomik ve toplumsal sorunlar ile de ilişkili olarak ve onların yanı sıra mekansal sorunlar da derinleşmekte. Devlet ve sermaye eliyle üretilen ve yeniden üretilen kentsel mekan giderek yavanlaşmakta, kimliksizleşmektedir. Büyük kentlerde ve küçük kentlerde farklı düzeylerde ilerleyen mekansal sorunlar iki ölçekte benzer sorunlara yol açmakta; bir araya gelme mekanları olarak mekansal düğüm noktaları olan kamusal mekanlar ortadan kalkmakta insanlar yalnızlaşmakta ve içine kapanmaktadır. Yayaların değil arabaların kentlerinde yaşamaktayız, meydanlar kavşak, refüjler park bugün. Sokaksız ve merkezsiz alabildiğine uzanan konut alanları tarım alanlarını, ormanları istila etmekte. Büyük kentlerde dört bir yanda alışveriş merkezleri açılmakta, gündelik yaşam, kamusal alanlar ve kendimizi yeniden ürettiğimiz boş vakitler özelleştirilmekte. Bir dönem üretim ile özdeşleştirilerek tanımlanan kentler, tüketime belini bağlamakta. Kent ve insanın tüketimle bu denli iç içe geçtiği bir dönem daha önce hiç yaşanmadı. Boşa değil alışveriş merkezlerinin dört bir yanı sarması, boşa değil gündelik hayatın yeniden tanımlanması ve mekansal örgütlenmenin bununla ilişkili olarak şekillenmesi.

Sokaksız, meydansız, kimliksiz, parçalanmış, ayrışmış, yavan, teknik ve sosyal altyapısız ve üst yapısız büyük ve küçük kentler, mahalleler, beldeler, köylerde eşitsiz gelişme gözümüze sokarcasına yaşanıyor. Tam da bu çağda, tam da bugün, tam da sorunlar böylesine karmaşıklaşmışken mekansal örgütlenmeyi tartışmaya açmak ve devrimci ve halkçı bir şehircilik yaklaşımını gündeme getirmek kaçınılmaz olmuştur. 



Konut Sorunu

Kentsel politikanın mütemmim cüzü konut politikaları devrimci şehirciliğin zeminini oluşturan bir diğer önemli tartışma eksenidir. Aynı anda artan konut ihtiyacı ve konut fazlası ile konut pazarının ve konut pazarında devletin değişen rolünün devrimci bir şehircilik tartışmasında yer alması kaçınılmazdır. Bugün kentlerde ekonominin başat parçası haline gelen konut sektörü ve arsa pazarı, üretimden elini eteğini çekmekte olan ülkenin en önemli sektörü haline gelmiştir. Kamuda, her alanda özelleştirmeler almış yürümüşken konut alanında devlet yatırımlarının pazara hakim olması ve TOKİ’nin konut alanındaki en önemli aktör olması ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Devlet, TOKİ adı altında, alandaki yatırımlarını kar-zarar üzerinden tanımlayan bir biçimde konut pazarını yeniden yapılandırmaktadır. Kentsel dönüşümle, kar amaçlı projelerle, mülkiyet ve kar-zarar etrafında dönen bir yaklaşımla kentler sürekli yıkılıp yeniden inşa edilmekte, her gün yeni alanlar imara açılmaktadır. Konut, en karlı yatırım araçlarından biri haline gelmekte, mülkiyet vazgeçilmez biçimde çözümün parçası olarak görülmekte ve konut temel hak ve ihtiyaç olmanın çok uzağında bir yerde tanımlanmaktadır. Konutun aşırı metalaşması ve iktidarın konuya rant odaklı yaklaşımı ile kentlerde konut sorunu körüklenmektedir.

Kentsel dönüşüm projeleri son dönemde iktidarın en önemli aygıtlarından biri haline gelmiştir. Kentler, özellikle büyük kentler sermayenin akışı doğrultusunda dönüşüm geçirmekte, kentin yoksulları bu dönüşüm projeleri ile göçe zorlanmakta ve sürgün edilmektedir. Gecekondu alanlarındaki çözülmesi gereken sorunlar akılda tutulmak üzere, yoksulların konut ihtiyacını karşıladığı bu ucuz konut alanları giderek daralmakta, ucuz konut pazarındaki bu daralma özellikle kiracı yoksullar için kent yaşamını içinden çıkılmaz hale getirmektedir. 

Salt bir konut sorunu olmayıp bir emek pazarı sorunu olan ve ekonomiye eklemlenme biçimine, üretim biçimine referans veren gecekondu ve konut sorunu, neoliberal konut politikaları ile içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Yoksullar için konut sorunu derinleşirken, konut ihtiyacı ile konut fazlası aynı anda artmaktadır.

Karlı bir yatırım aracı olan devlet destekli konut üretimi, orta sınıflar ve daha üsttekilere yönelik biçimde artmakta; 2B arazileri, tarım alanları, mera alanları bu uğurda dört bir yandan imara açılmakta, büyük kentler tarlaların ortasında yükselen boş apartmanlarla çevrelenmektedir. Doğa, yatırım amaçlı konut için, sermayeyi yapılı çevreye gömmek için sömürülmekte ve tüketilmektedir. Çeperde evler boş dururken, kent merkezlerinde kentsel dönüşüm sürgünleri barınma ihtiyacını karşılamak için kent merkezinde dar alanlara sıkışmakta, terkedilen sanayi alanlarını mesken tutmakta, iki göz odayı başka ailelerle paylaşmakta; üst üste, insani olmayan koşullarda yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Topraksızlar hareketinin nedeni olan tarım topraklarının sahipliğinin dağılımındaki koşullar Türkiye’de ev sahipliğinin dağılımında ağır biçimde kendini göstermektedir. Boş duran evlere ne yapılması gerektiği topraksızlar hareketinin boş duran topraklara yaptıklarından çıkarılabilir. 



Afet riski altındaki alanların dönüşümü yasasının kabulü ile birlikte konut sorunu ve kentleşme yeni bir dönemece girmiştir. Atölyede yürütülen tartışmalar da göstermiştir ki kentlerin krizi içinden çıkılmaz bir hale gelecektir. Afeti dönüşüm yasasını çıkarmak ve göz koyduğu her yeri dönüştürmek için bir meşrulaştırma aracı olarak kullanan iktidar, geniş kentsel ve kırsal alanlara gözünü dikmiştir. Kentte istenmeyenlerin; kürtlerin, romanların, kimliklilerin, örgütlenmiş mahallelerin, travestilerin, kurtarılmış bölgelerin, aklınıza gelen tüm dışlanmış ve sömürülenlerin; aslına bakılırsa genel olarak yoksulların dağıtılması için bir araç olarak kullanılacak yasa aynı zamanda sermayenin keyfine hizmet edecektir. Getirisi yüksek olan alanlarda yaşamaya layık olmayan yoksullar sürülecek yerlerini parasını verebilenlerin yaşadığı temizlenmiş konut alanları alacaktır. Hali hazırda sürmekte olan kentsel dönüşüm atağı hızlanacak, itiraz mekanizması işlemeden, kontrolsüz biçimde çevre ve şehircilik bakanlığı kentleşme ve yapılaşma tohumlarını fütursuzca dört bir yana saçacaktır. Apartman görünümündeki bu tohumlar kırı ve kenti kuşatmış, kuşatacak ve kuşatmaktadır. 

Yasa ile birlikte yarım yamalak deneyimlediğimiz biçimiyle şehircilik ve planlama da son bulmuştur. Uygulanmayacak mevzuat kısmı ile hali hazırda yetersiz olan kentleşme ve imar mevzuatı ve koruma mevzuatı etkisiz hale getirilmiştir. Konut sektörünün meyvesini sermaye sahipleri ile birlikte yiyecek olan iktidarın yüzü gülmektedir. Yasanın tartışılma sürecinde kabul edilerek aradan çıkarılan 2B yasası ile birlikte son kalan orman alanları da imara açılmış, imara açılmanın ötesinde, bu arazilerin satışı dönüşümün ekonomik mayası olarak kurgulanmıştır. Sosyal konut ürettiği iddia edilen TOKİ, konut ihtiyacını mülkiyete endekslemekte; “kira öder gibi ev sahibi olma” yaklaşımı ile konut sorununun çözümünden daha da uzaklaşmaktadır.

Konut sorununu mülkiyet üzerinden tanımlama yaygın biçimde kabul görmektedir. Ancak biz konut sorununun mülkiyet üzerinden değil; insanca yaşamın koşullarını sağlayan yaşam alanları üzerinden ve halkın karşılayabilen kesiminin bu alanlara sahip olma hakkı üzerinden değil herkesin bu alanlarda yaşamaya hakkı olduğu üzerinden tanımlanması gerektiğini düşünüyor ve işe buradan başlıyoruz.

Devrimci Şehirciliğin Sıfır Noktası: Konutu Yeniden Tanımlamak

Konut, basitçe, yaşama mekanı olarak tanımlanabilir. Yaşama mekanının ne olduğu, ne olması gerektiği sorularına verilen yanıt, toplumsal alanın pek çok sorusuyla kesişir ve bu yanıtta toplumun mekanla karşılıklı ilişkisi okunur olarak kendisini ortaya koyar. İnsanın mekanla sosyal ilişkisinin toplumsal aşamaya evrilmesinde birincil ve belirleyici mekansal deneyim oluşuyla konut; sosyal, kültürel, ekonomik ve politik olarak toplumsal yapının kendisini yeniden ürettiği mekandır. İnsanın kendisine barınak üretmeye başladığı en erken dönemlerden bu zamana konut, uygarlıkların toplumsal örgütlenmelerini, kamusal ve özel alana bakışlarını, toplumsal yapının öngörülen devamlılığının sağlanması için nasıl bir barınma gereksinimi tanımı yapıldığınıokuyabileceğimiz birim mekan konumundadır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 1948’de konutu evrensel bir hak olarak tanımlayarak, elverişli konut için sağlık, güvenlik, mahremiyet, karşılanabilirlik gibi birtakım tanımlamalar getiriyordu. Buna dayalı olarak günümüzde de yaşanılabilir konutun; hava koşulları, gürültü gibi etmenlerden korunma sağlayacak fiziksel yapıya sahip; kaliteli, güvenilir malzemelerle üretilmiş ve afete karşı dayanıklı; sağlıklı, temiz bir çevre olanağı sunacak altyapı hizmetleriyle desteklenmiş; ulaşım ve sağlık hizmetleri gibi kentsel hizmetlerle donatılmış; sosyal yapıya uyumlu; çevreye ve doğal yaşama uyumlu; her gelir grubu için ekonomik olarak karşılanabilir; kentle ve kamusal alanla ilişkisi bakımından ulaşılabilir; engelliler için yaşama güçlüğü oluşturmayan; mahremiyet ve güvenlik sağlayan yapılar olması gerektiği yönünde genel bir kanı vardır. Bununla birlikte, ne yaşadığımız konutların bu koşulları sağladığı söylenebilir, ne de yeni inşa edilen konutların bu koşullar gözetilerek üretildiği. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki bugün emek gücünün yeniden üretiminin önemli bir parçası olan konut, insanların temel gereksinimlerini karşılamak amacıyla değil, pazarlanma ve tüketilme amacıyla yapılmaktadır.

Türkiye’de gecekondu ile başlayan konut sorunu 1930’lara kadar gitmektedir, 1950’lerde hızlanan göçler ile birlikte kentlerin nüfusu geri dönüşsüz bir artış sürecine girmiş, kente yeni gelen ve emek pazarına eklemlenmede sorun yaşayan yoksullar bir şekilde çözülmesi gereken yaşam alanı sorunlarını gecekondularla çözmüştür. Sanayileşme ile birlikte yoğun iş gücü talebini karşılamak üzere kentlere çekilen yoksul kesimin kentlerdeki konut ücretlerini karşılayacak ekonomik gücü olmaması, ya da kentlerde yeterli konut olmaması sebebiyle giderek artan konut sorunu; kentlerde büyük altyapı ve bundan doğan sağlık sorunları yaratmıştır. Devletin yoksulların konut sorununa ve gecekonduya yaklaşımı zaman içerisinde dönüşmüştür. Gecekondular görmezden gelinmiş, yok edilmiş, affedilmiş, desteklenmiş, kösteklenmiştir. İktidarlara ve zamanın ruhuna göre değişen yaklaşımın aldığı son hal kentkırımdır. Kentsel dönüşümle yoksulların yaşama alanları hızla kentkırımdan geçirilmektedir. Kentkırım ayyuka çıkmışken TOKİ ürettiği konutları sosyal konut olarak tanımlamaktadır. “Sosyal konut”, “işçi konutu” anlayışı genellikle ucuz konut anlamında takılı kalan yüksek yoğunluklu, tek tipleştirilmiş, özensiz ve sağlıksız örneklere dönüşse de; çeşitli olumlu örnekler de barındıran, konut üretimini kar elde etmek amacıyla değil barınma gereksinimini karşılama üzerinden kurgulayan bir anlayışı ifade etmektedir özünde.

Devrimden önce kalıcı olarak çözülemeyeceği defalarca belirtilmiş olan konut sorunu, devrimci literatürde devrimden sonra mülkiyetin kaldırılmasıyla kolaylıkla çözümlenecek bir sorun olarak tanımlanmıştır. Oysa mevcut mekansal yapıyı aynen sürdürmek, bu yapının halihazırda barındırdığı eşitsiz ve sorunlu yapısını sürdürmekten öteye geçemeyecektir ve şüphesiz konut kavramı kapitalist sistemle doğrudan bağlantılı çok fazla sorunun sürükleyicisi ve devamcısı olabilecektir. Yeni toplumsal örgütlenmeyle değişip dönüşecek ve onu besleyecek yeni bir mekansal örgütlenmenin kurulması kaçınılmazdır. Devrimci halkçı yerel yönetimlerde konut sorununu düşünürken kapitalist kentin bize sunduğu konut algısını da beraberinde düşünmek gerekmekte.

Bugün toplumun çekirdeği niteliğindeki konut, tanımlanmış bir yaşam biçimi öngörüsünü durmaksızın ortaya koyuyor. Konutun aile ile özdeş ilişkisini gözden geçirmek, toplumsal yapı içerisinde konutun mekansal değerinin yanında taşıdığı değerleri daha iyi çözümlememizi sağlayabilir. Gerek sosyal gerek ekonomik açıdan aile kavramı konutun bu tanımlı yapısını kurmada en önemli etkendir denebilir. Aile ve miras hakkı üzerinden mülkiyet ilişkilerinin ve toprağın sahipliliğinin bir konusu haline gelen konut, ailelerden oluştuğu varsayılan – kurgulanan toplumun mahrem birimi olma özelliğiyle de sosyal yaşamın en küçük mekansal birimi olarak görülmektedir. Buradan yola çıkarak, devrimci bir yerel yönetim konut talebine yanıt verirken bunun yanı sıra vermesi beklenen farklı bir yaşam yanıtını da düşünmek durumundadır. Planlama süreçlerini devrimci ve sosyalist bir bakış açısıyla yeniden düşünüp yeni araçlar geliştirme yolunda konut üzerine düşünmek önemli bir yer teşkil edecektir. Öte yandan şimdiye kadar yaşanan deneyimlerin bize getirdiği olanaklar da incelenerek yerel yönetimlerin konut sorununa nasıl bir etkide bulunabileceği atölyemizin araştıracağı konulardan biridir. 



Yerel Mimari ve Ekolojik Yaklaşımlar / Ekoloji ve Kent 



İnsanlar öncelikle barınma ve daha sonra toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için tarih boyunca yapılar yapmıştır. Yöresel malzeme, teknik, işçilik ve yapı tipleri ile oluşturulan sayısız mimari örnekten oluşan geleneksel yapı üretim modeline yöresel mimari adı verilmektedir. Bu model; malzeme kullanımı açısından, yörede en çok miktarda bulunan, kolay işlenebilir ya da kullanılabilir ve dayanıklı malzemeleri tercih eder ve yerel malzemelerin özgün nitelikleri ile coğrafi koşulların ve işçiliğin birleşmesi ile her alanda binlerce farklı tipine rastlanabilen yapım teknikleri geliştirmiştir. Bunun yanı sıra, insanlar coğrafi ve yerel koşulların hemen hemen tümüne uygun şekilde tasarlanmış çeşitli yapı tipleri oluşturmuşlardır. Yöresel mimarinin tüm bu bileşenleri, insanlığın kendisini doğanın hakimi değil bir parçası olarak gördüğü çağlar boyunca oluşturduğu yaşam kültürünü somutlayan sonuç ürünleridir. 



Dünyada üretim/bölüşüm sistemlerinin değişmesi/küreselleşmesi ile birlikte çağlar boyunca oluşturulmuş geleneksel yapı üretim modelinin yerini yerel özelliklerin dikkate alınmadığı, sınırlı sayıda malzeme ve teknik kullanılarak inşa edilmiş tek tip yapıların oluşturduğu bir mimarlık anlayışı almıştır. Bu anlayış, hem günden güne yaşama alanlarımızı kimliksizleştirmiş, hem de rant odaklı yaklaşımı ile bir parçası olduğumuz doğaya daha önce vermediğimiz denli zarar verebilecek yeni bir kapitalist yapı üretim süreci örgütlenmesi sonucunu doğurmuştur. İnsanın hem sağlıklı hem de doğa ile barış içinde bir yaşam sürmesinin önünde büyük bir engel olarak duran bu mimari anlayış, aynı zamanda insanlığın kültürel ve sosyal çeşitliliğinin yok olması konusunda da ciddi bir paya sahiptir. Kapitalist yapı üretim süreci aynı zamanda, yöresel mimari anlayışının yok olmasına istinaden halkın daha önce yerel olanakları ile çözümleyebildiği yapı üretim sürecini, bölgesel ya da küresel tekellere bağlayarak barınma ihtiyacını karşılamak durumunda olanları bu sistemin bir parçası olmak zorunda bırakmaktadır. Yerel mimarinin olanaklarının tekrar kullanımının gündeme gelmesi ile kapitalist yapı üretim sürecinden kopuşun sonucu yerelde bir özgürlük alanı yaratılma potansiyeli ve ivedilikle yeniden örülmesi gereken doğayı ve emeği sömürüden özgürleştiren yaşam kültürünün oluşturulmasının yöntemleri bu atölye çerçevesinde tartışacağı konular içerisindedir.

Sonuç 



Gündemi bir hayli yoğun olan devrimci halkçı şehircilik atölyesi kır ve kent arasındaki bütünleşmenin inşasını, konut sorununu tartışmakla yola koyulmuştur. Emeğin ve doğanın özgürleşmesi için atılacak adımlarda mekan başlığını açmak irdelemek niyetindedir. Devrimci halkçı bir şehircilik düşü ile devrimci ve halkçı yerel yönetimlerde somut politikalar üretilmesine aracı olmak ara varış noktalarından biridir.

1Aram, Eisenshitz. 2008. Planning, Planning Theory and Social Reform, International Planning Studies,Vol. 13, No. 2, 133 – 149. UK.

2Harvey, David. 2008. The Right to The City, New Left Review, 53. çeviri.

3A.g.e.

Rio+20 yolunda kooperatifler: kapitalizmin yeni oyuncağı mı? Önümüzde açılan yeni bir kapı mı?

Rio+20 yolunda kooperatifler: kapitalizmin yeni oyuncağı mı? Önümüzde açılan yeni bir kapı mı?

Dünyanın bütün sabahları geri dönüşsüzdür.1

2 milyon kişinin2 gecekondu alanlarında (favela) yaşadığı, yoksulluğun dahi metalaştırıldığı ve favelaların turistik gezi nesnesi haline getirildiği3 Rio’da önümüzdeki ay sürdürülebilir kalkınma tartışılacak. Sürdürülebilir kalkınma en sihirli sıfat tamlamaları arasında birinciliğe oynar. Hem kalkınma var işin içinde, ekonomik gelişme, büyüme, refah düzeyinin artışı ve sermaye birikimini ima eder biçimde; hem de bunların ve kullanılan kaynakların devamının gelmesi, yani sürdürülmesi var. Burada sürdürülenin kapitalizm ve sömürü düzeni olduğu aşikar ancak sürdürülebilirlik kavramının etrafı öyle bir hale ile çevrilmiş durumda ki, bu sözcük geçiyorsa bir yerde her şey yolundaymış gibi anlaşılıyor. Birleşmiş milletlerin düzenlediği Rio+20 konferansının teması kadar içeriği de dikkate değer: “”Yeşil Ekonomiye doğru: sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğun kökünü kurutma” “21.yüzyıl için sürdürülebilir çözümler”, “Kadın liderliği ve yeşil ekonomi”, “Sonraki adım :Hepimizin suya erişimine doğru ilerlemek”, “Yeşil tarım: Sürdürülebilir yeşil ekonomilere doğru””4. Eleştirilme korkusu ile birisi yanlışınızı yüzünüze vurmadan kendiniz söyleyip konuyu geçiştirip, gerçeği çarpıtıp çevrenizdekileri kandırırsınız ya; işte Rio+20 tam da buna hizmet ediyor. Sorunlar belli, içinde yaşıyoruz, görüyoruz ve biliyoruz; ancak kapitalizm bu sefer diyor ki “ben de biliyorum”. Nasıl ki kendi içsel çelişkilerinden kaynaklanan her krizden çıkmanın yeni bir yolunu buluyorsa kapitalizm, söylemi de ona uygun biçimde değiştiriyor. Görmezden gelme ve inkar, yerini kabul etme ve baştan savma çözümlerle büyük ve içi boş, laf salatası politikalarla savuşturma stratejisine bırakıyor. Daha açık biçimde anlatmak gerekirse, konferansta ekoloji politikalarını; enerji yatırımları için doğayı sömüren, Gerze’de termik santral projesi olan Anadolu grubu tartışıyor örneğin.

Yakın dönemde krizlerin sıklaştığını ve coğrafyada yaygınlaştığını gözlemlemek mümkün. Türkiye 1994, 2001 ve 2008-2009 yıllarında kriz geçirirken5, farklı Avrupa ülkeleri de artan sıklık ve yaygınlıkla kriz geçirmekte. Ekonomiler küçülüyor: İngiltere, Yunanistan, İspanya, İtalya, Hollanda, Singapur, Japonya…liste uzatılabilir. Avrupa’da, Asya’da bunlar olurken Türkiye ekonomisi ‘büyüyor’. Ancak bu büyüme tedirgin bir büyüme; tedirginlik“cari işlem dengesiyle ilgili… 2010’da Türkiye dış dünyaya karşı 46.6 milyar dolar açık veriyordu ve bu tarihsel bir rekordu. Bu açık bir yıl içinde dörtnala (üçte iki oranında) tırmandı; 2011’de 77.1 milyar dolara ve dolarla hesaplanan milli gelirin yüzde 10’una ulaştı. Bu durumun “sürdürülemez” olduğunu, elbette iktidar da algılayacaktı.”6 Cari açık bir yana bu büyüme kendini ürteim değil tüketim üzerinden varediyor7 ve daha da önemlisi genel bir refah artışı sağlamak şöyle dursun, eşitsiz gelişmeyi ve sınıflar arası uçurumu besliyor. Bir diğer konu ekonomide konut ve arsa pazarının artan rolü. Üretim ile gelen bir büyüme değil bu demiştik, Avrupa’da yaşanmakta olan krize rağmen büyüyen bir sektör de konut pazarı. En karlı yatırım aracı konut ve sermaye hızla yapılı çevreye aktarılıyor. Yapılı çevreye gömülen sermayenin, tüketilen toprağın geri gelmeyeceği açık; zamanla derin bir krize girmek kaçınılmaz. Ekonomide seyir bu iken ve Türkiye hızla tarım ve sanayi üretiminden elini çekerken 2012 kooperatifler yılı ilan ediliyor dünyada ve Türkiye’de.

Kapitalizm kooperatifleri yeniden keşfediyor. Büyük ölçekli, ucuz iş gücü sağlayabilen üreticilerle yarışamayan ülkelerin bir çoğunda olduğu gibi Türkiye’de de küçük ölçekli üretim varlığını sürdürme çabasına devam ediyor, yeni üretim biçimlerinin eskisi ile değişen oranlarda eklemlendiği farklı sektörlerde farklı oranlarda varlığını sürdürmeye devam ediyor. Örneğin Ankara Siteler’de, mobilya sektöründe, ya da tarımda, kırda. Nüfusun önemli bir kısımını besleyen bu üretim biçimleri yok olmanın eşiğinde ancak yerine bir şey konabilmiş değil, tam burada kapitalizm devreye giriyor ve mucize çözümünü öneriyor: kooperatifler. Küçük üreticiler, çiftçiler kooperatiflerle biraraya gelecek, hem demokrasi gelmiş gibi olacak üretime, hem de, kar paylaşımını bilemeyiz ama, olası zararlar paylaşılmış; dağıtılmış olacak. Sürdürülebilir kalkınma teranesi için biçilmiş kaftan. Başlarken demiştik, önceden sorunları görmezden gelip sessiz kalan ve devlet gücüyle susturan kapitalizm artık sorunu görüyor görmesine, işaret de ediyor; ancak öyle bir tanımlıyor ki kendi çözümünü meşrulaştırıyor ve hala devlet gücüyle susturuyor.

Kapitalizmin insana, doğaya, yaşama bıraktığı sorunlar geri dönüşsüz biçimde artarken çözüm önerileri de sorunları üstünü örterken derinleştirmekten öteye gitmiyor. Kooperatifler örneğinde, kapitalist üretim biçiminin ölçek anlamında sızamadığı, elini güçlü bir şekilde sokamadığı sektörler ve coğrafyalarda da kılcal damarlar halinde yaygınlaşması, benimsenmesi ve yeniden üretimi ile sonuçlanacak bu çözüm, kooperatifçilik, aynı zamanda alanların ve sektörlerin denetlenmesini de kolaylaştırıyor. Kooperatifler yasal çerçeveye göre bir hayli kontrol altında tutulan yapılar çünkü Türkyie’de. Peki gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere: kooperatiflere direnecek miyiz? Tamamiyle karşı mı çıkacağız?

Cevap yüksek sesle hayır. Kendi kooperatif örgütlenme biçimimizi kendi kooperatifçilik yaklaşımımızı tanımlayacağız. Sosyalist ülkelerde geçmişteki ciddi kooperatifçilik deneyimleri, Latin Amerika’da günümüzde yaygınlaşan deneyimler yol gösterici olacak. Örgütlenme önemli diyoruz her fırsatta ve sözler etrafında örgütleniyoruz. Kooperatifler bunu bir adım öteye taşıyor; sözler etrafında değil salt; üretim ve tüketim edimleri etrafında örgütleniyor. Daha geriye taşıma riskini de beraberinde getiriyor yanında. Dikkat edilmezs,e pusula rahatlıkla yerelde ve kısıtlı çevrelerde refahı arttırmaktan öteye gitmeyen bir yapıyı işaret edebilir. Ancak bu kooperatiflerin gücünü elinden almıyor. Doğaya ve emeğin sömürüsüne yaklaşımı açık biçimde tanımlanmış, birlikte üretirken birlikte örgütlenmeye ve üretenlerin özyönetimine önayak olan kooperatifler önümüzde yeni kapılar açacak. Kooperatifin en kilit noktalarından biri kent ve kır arasında kır aleyhine artan uçurumun ve farklılaşan, birbirinden kopan yoksullukların önünde bir çözüm olma ihtimali.Kırda ve kentte ayrı ayrı kapitalizmin yarattığı sorunlarla boğuşulurken, yine ayrı ayrı toplumsal mücadeleler yürütülüyor.8 Örgütlenme sorunları had safhada. Tam da bu noktada kooperatiflerin potansiyelini görmemek mümkün değil: üretim ve tüketim etrafında kırı ve kenti dolaysız biçimde yeniden örgütlemek. Kapitalizmin bir aracı olarak değil ama yeni bir üretim biçimi, üretim araçlarının mülkiyetine ve alış-verişe getirilen yeni bir tanım olarak kooperatifler; dayanışmayı, örgütlenmeyi, birlikte üretmeyi, özyönetimi uygulamalı olarak gösterecek yapıya ve ilkelere sahip olduğu takdirde elimizdeki en önemli araçlardan biri. Vazgeçilemeyecek kadar önemli; sürekli tartışmayı, gündemde tutmayı ve yaygınlaşmasına, deneyimlerle gelişmesine önayak olmayı gerektirecek kadar çetrefilli. Madem ki 2012 tüm dünyada kooperatifler yılı, ve madem ki kooperatifleri sahiplenmeye, kendine göre tanımlamaya niyetli kapitalizm; buna kendi kooperatif tanımımızla ve anlayışımızla cevap vermeli. Kırda ve kentte biraraya gelmeli ve kooperatiflerle, yeniden ve yeniden tanımlanan dönüştürücü güce sahip kooperatiflerle örgütlenmeli.

1Dünyanın Bütün Sabahları, 1991 yapım,(aynı adlı kitaptan uyarlama) Alain Corneau, Fransa.

2Tüm şehrin üçte biri.

4Ekoloji Kolektifi, Atölye: RİO+20’ye doğru kapitalizmin muhasebesini çıkarmak, 20 mayıs 2012.

5Boratav, K. Mayıs 2010, Üç Krizde Dış Kaynak Hareketleri, Bağımsız Sosyal Bilimciler için Çalışma, http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org/Yazilar_Uye/BoratavMayis10.pdf Mayıs 2012.

6Boratav, K. Nisan 2012, Hızlı Büyüme, Artan Tedirginlikler, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/hizli-buyume-artan-tedirginlikler-53492

7a.g.e.

8Kentsiz Hareketi, 2009, Kır ve kent hareketleri için ekonomik bir model tartışması http://kentsiz.blogspot.com/ Ankara.

Zaman Hırsızlarının ve Çalınmış Zamanı İnsanlara Geri Getiren Çocuğun Tuhaf Öyküsü “Kuşatılanlar karar vermek zorunda”*

Kitap Tanıtımı: Michael Ende – Momo

Zaman Hırsızlarının ve Çalınmış Zamanı İnsanlara Geri Getiren Çocuğun Tuhaf Öyküsü

Kuşatılanlar karar vermek zorunda”*

“biz, devlet ve hükümet başkanları, ve üst düzey temsilciler, Rio deJaneiro – Brezilya’da, 20-22 haziran’da, sivil toplumun tam katılımıyla, sürdürülebilir kalkınmaya olan bağlılığımızı yenilemek; gezegenimiz için ve, şimdiki ve gelecek nesiller için ekonomik, toplumsal ve çevresel açıdan sürdürülebilir bir gelecek tesis etmek için bir araya geldik.”**

 Momo, bir çocuk masalı. Ancak bu çocukluk dilinde ya da konusunda değil, büyümeyen ruhunda romanın. Bir kentin yamacına gelip yöre insanlarının yardımı ile harabelere yerleşen kimsesiz küçük bir çocuk momo. Her masalda olduğu gibi her şey güzel başlıyor. Yardımsever insanlar Momo’ya göz kulak oluyor. Momo şanslı olduğunu düşünüyor, ama yöre halkı daha şanslı. Momo’nun bir özelliği var ki bugün bizim için ve o günlerde masaldakiler için bulunmaz nimet, karanlıkta parlayan yıldız gibi. Momo dinliyor; bu öyle bir dinlemek ki konuşanın aklına, her kim olursa olsun, yeni, ışıl ışıl düşünceler geliyor. Hiçbir yerde edilmeyen sözler orada ediliyor, hiçbir yerde oynanmayan oyunlar orada oynanıyor. Kapitalizm nasıl sağırsa insanlığa, Momo öyle can kulağıyla dinliyor. Kim ki Momo ile konuşuyor hayal gücü demir alıyor limandan, okyanuslara açılıyor. Zaman güzel geçiyor.

Her masalda olduğu gibi hava bozuyor sayfalar ilerledikçe. Bir fırtına kopacak hissediyoruz, korkarak bekliyoruz. Derken duman adamlar ortaya çıkıyor. Zaman tasarrufu şirketi, yani bir tür zaman bankası; yani, zaman hırsızları kenti ele geçirmekteler. İnsanlar, birer birer artan zamanlarını zaman hırsızlarına kaptırıyor, kaptırırken konuşmayı ve dinlemeyi unutuyorlar, birarada vakit geçirmeyi. Çocuklar oynamayı unutuyor, büyükler yaşamayı. “Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir”***

Daha çok zaman için, boş vakit için, hırsla, tüm zamanlarını zaman hırsızlarına kaptıran kentliler hiçbir şeye vakit ayıramaz tüketici zombiler haline gelirken Momo inatla olduğu gibi kalmakta, bu haliyle duman adamlar için büyük tehlike oluşturmaktadır. Duman adamlar Momo’nun peşine düşmekte gecikmez. Onu da tüketici zombi toplumun bir neferi yapmak için türlü türlü giysilerle, eşyalarla, oyuncaklarla gelirler. Momo kanmaz ve kovalamaca başlar. Gerisini okuma zevkini bozmamak adına kitaba bırakalım. Konuyu dramatik biçimde değiştirip Rio+20’den bahsedelim.

Bir yeşil ekonomidir gidiyor son dönemde. bu tamlama öyle bir tamlama ki kuyu olmuş, içine neyi atsan alıyor. işine gelmeyenleri yeşil ekonomi halısının altına süpürüyor kapitalizm bugünlerde. Rio+20’de de gündem bu. Zaman tasarruf şirketi gibi geleceğimizi çalmak için biraraya gelecek ve bu hırsızlığın kılıfını hazırlayacaklar. Halkların, yoksulların sesi duyulmayacak yine; çünkü kapitalizm dinlemez. Dinleyenler ve ses çıkaranlar dört bir yanda susturuluyor gözümüzün önünde, her ülkede, her kıtada. Duman adamlar, iktidardakiler, dünyayı parsellemişler, sürdürülebilir kalkınma adı altında kar peşindeler. Sürdürülen zaman hırsızlığı. Sürdürülen emeğin ve doğanın sömürüsü, sürdürülen kapitalizm olanca vahşiliği ile. Tam burada, bugün, kuşatılanlar karar vermek zorunda. Sadece zaman değil aynı zamanda irade hırsızları dünyanın geleceğini çalmalarına kılıf uydurmak için biraraya geliyor. İnsanlığa sağır kapitalizm Rio’da kendi sözünü söylüyor.

Momo’nun ve çocukların uyardığı gibi zamanımızı çalıyorlar. Tüketimle uyuşturuluyoruz, kanıyoruz. Ancak dünyanın bütün sabahları geri dönüşsüz. Her sürdürülebilirlik teranesi ile dünya üzerinde bir yerler ve bir şeyler elden kayıp gidiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, günlük hayat koşturmaca ile, keşmekeş içinde geçiyor çokları için. Biz bakmazken, düzen kendini yeniden üretiyor; Değiştirerek, geliştirirerek ve emeği ve doğayı daha çok, daha da çok sömürerek.

Şimdi momo’ya kulak verme zamanıdır. Şimdi kuşatılanlar olarak karar verme zamanıdır. Ve tam da şimdi masalları tekrar okuma zamanıdır. Okunacak masallar arasında üst sıralarda Momo yer alıyor.

*Momo, 19.bölüm başlık.

**Rio+20 Taslak Sonuç Metni, http://www.guardian.co.uk/environment/interactive/2012/jun/08/rio-20-earth-summit-un-draft-text haziran 2012’de erişildi. sf.1 madde 1.

***Momo sf. 65

Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler İçin Atölyeler

Solfasol – Temmuz 2012 – Ankara

Adaletin sadece aşağıdan gelebileceğini bilen bizler;

safça, yukarıdan gelecek adaleti bekleyecek değiliz.”

Subcomandante Insurgente Marcos

 

Devrimci halkçı yerel yönetimler sempozyumu sonrasında çalışmalarını atölyeler biçiminde yürüten çalışma grubu, atölye sonuçlarını çalıştay ile duyurdu. 

bugün kentler ve kır kapitalizmin kuşatması altında. kentsel ve kırsal politika sömürü düzenine göre şekilleniyor. eşitsiz gelişme derinleşiyor, yoksullar daha da yoksunlaşıyor her konuda, kapitalizm olanca eşitsizliği ile kendini kent ve kır mekanında politikalar üzerinden yeniden üretiyor. 

kentsel hizmet sunumu ve mekan üretimi konusunda yerel yönetimler her ne kadar iktidarca güçsüz hale getirilseler de, yetkiler büyük ölçüde merkezileşse de önemli bir role sahip. kaynak dağıtımındaki ve hizmet sunumundaki eşitsizliklere 

 

Yerel seçimler sonrasında seçilen bir avuç devrimci halkçı belediye başkanı ve belediye meclisi genel olarak devrimci ve halkçı ilkelerle hareket etmekle beraber doğrudan kentsel ve kırsal politika üretmek konusunda farklı sorunlardan da kaynaklanan sorunlar yaşayabiliyor. Finansal sorunlar ve yetki sorunları başta olmak üzere pek çok sorunla aynı anda boğuşan devrimci halkçı yerel yönetimlerin bir diğer sorunu da içine kapanan yerellerde yalnızlaşma. Devrimci halkçı yerel yönetimler atölyeleri tam da bu zemin üstüne inşa ediliyor. Yerel ölçekte, belediye sınırları içerisinde kır ve kent için üretilecek, toplumsal cinsiyet, ekoloji, şehircilik, afet, katılım-özyönetim, kültür-kimlik, üretim, bölüşüm, emek süreçleri gibi konulara özelleşmiş devrimci ve halkçı politikalar nasıl olabilir tartışmasını yürütmek amaçlı kurulan atölyeler bu alanlardaki sorulara belediyeler ile beraber cevap üretme arayışında. İlgili alanlarda sorunların ortaya dökülmesi ile başlayan atölye çalışmalarında, niyet; belediyeler ile birlikte devrimci halkçı kent ve kır politikalarının çerçevesini çizmek ve yine belediyelerle dirsek teması halinde üretilen politikaların mümkün olabildiği ölçüde uygulanmasına ön ayak olmaktır.

 

Bugün büyük kentler üzerinden inşa edilen neoliberal kentsel/yerel politika kırı ve küçük ölçekli kentlere duyarsız, kaybedenler görünmez. Bu ölçekteki kentlerde ve kırda üretilecek antikapitalist, devrimci ve halkçı politikaları tartışmak, bugün bu yüzden daha da önemli. Türkiye’yi büyük kentler yönetiyor ve bu kentlerde kent yönetimi iktidar ile aynı renk çoğunlukla. Devrimci halkçı belediyeler kendine kırda ve küçük ölçekli kentlerde yer bulabiliyor. Baskın ideolojiye karşı duranlar yerelde, küçük ölçekte ve kırda yükseliyor. Kentsel muhalefet odaklarının önemi burada göz ardı edilmemeli, işte devrimci halkçı yerel yönetimler de tam olarak bu ikisini bir araya getiren çizgi üzerinde duruyor. Ve görevini devrimci halkçı belediyelerin alet çantasını zenginleştirmek olarak koyuyor.

Haziran 2012 – Ankara

TOKİ ve Konut Sorunu

Her gün gazetelerde boy boy TOKİ’nin başarı haberleri yayınlanıyor: 9 yılda “81 il 800 ilçe, 2.292 şantiyede 533.352 Konut”1 “İyi çalışıyorlar” denilen AKP’nin her anlamda en çok çalışan kurumlarından biri. Başına buyruk kamu idaresi; sınıfın özgür ruhlu ama çalışkan çocuğu. Üstelik iyi kalpli ve hayırsever. Kendi tabiri ile bir sürü yoksulu, alt gelir grubunu konut sahibi yapıyor. Sayılarla konuşalım; üretilen konutların 206.548’i dar ve orta gelir grubuna, 142.184’ü alt gelir grubuna ve yoksullara yönelik, 62.785’i gecekondu dönüşümü, 34.481’i afet konutu, 4.253’ü de tarımköy uygulaması: yani, diyor TOKİ, 533 bin konutun 450.251’i “sosyal konut” (%84).

Sosyal konutun ne demek olduğuna bakmadan önce “’sosyal devlet’ olmanın bir gereği olarak konut üretimine var gücümüzle devam edeceğiz.” diyen TOKİ’nin sosyal konuttan ne anladığını netleştirmek lazım. Dar gelirli ya da yoksul vatandaşız diyelim ki (bunu varsaymaya pek gerek yok, çoğumuz öyleyiz) ve konut ihtiyacımız var, kira ödemekten bıkmışız ve ev almak istiyoruz. Yaşadığımız şehir hangisi olursa olsun yasal konut stokundan bize hitap eden konut sayısı da bir hayli kısıtlı (çünkü yoksullar için konut üretmek “karlı” değil, ve ucuz konut sunumu hükümetin gündeminde değil). Yolumuz er ya da geç TOKİ’ye düşecek. Hoş, çok dar gelirli olmasak da düşecekti çünkü TOKİ konut arzının %15’ini tek başına gerçekleştiriyor2. Ucuz konutlara dönersek, peki ne kadar bu “sosyal konutlar”?

Başımızı Sokacak Bir Ev”

Türkiye’nin farklı şehirlerinde, farklı yerlerde üretilen projelerin m^2 fiyatları ve toplam bedelleri epey farklılaşmakla beraber en ucuz konutların taksitleri üç aşağı beş yukarı aynı. 200-300 TL arası değişiyor, hepsinde de en az 4000 TL peşinat olduğunu hatırlatmak lazım. Hemen birkaç örnek3: Ankara/Çubuk-Aşağıçavundur: taksit 223,39 TL, peşinat 4000 TL; Çorum Merkez: taksit 252,49 TL, peşinat 4000 TL; Gaziantep: taksit: 329,18 TL, peşinat 10773 TL; Samsun-Bafra: taksit 230,95 TL, peşinat 7461 TL. Baştan dar gelirli olduğumuzu söylemiştik, eğer asgari ücretle çalışıyorsak alacağımız para 701,44 TL. 4 kişilik bir aileyi tek başımıza geçindirip bir yandan da ev almayı düşünmek son derece abesle iştigal olacağından (4 kişilik ailenin açlık sınırı 973, 58 TL) 2 kişinin, en az asgari ücretle çalıştığını varsayalım; haneye giren gelir 1402,88 TL. Yaşadığımız yere göre değişen miktarlarda kira ödüyoruz, ailenin mutfak masrafı var, eğitim giderleri ve sağlık giderleri büyük ihtimal tam anlamıyla karşılanmıyor ve ödediğimiz kiradan kurtulmak için, “kira öder gibi ev sahibi olmak için” TOKİ’ye başvuruyoruz. Ancak biz zaten kiramızı zor ödüyoruz. En az 4000 TL olan peşinat bedelini nasıl biriktirmiş olduğumuz da tam bir muamma ama bir şekilde başvuruyoruz TOKİ’ye, ancak iş burada bitmiyor.Bu taksitleri de 15-20 yıl gibi sürelerle geri ödememiz gerekiyor; iş güvencesinin olmadığı, her an işten atılma ihtimalimizin olduğu bu ülkede. Taksitler birkaç defa ödenmez ise ev TOKİ’nin oluyor yeniden. TOKİ’nin yoksul dostu olmadığını, yaptığının da sosyal konutla uzaktan yakından ilgisi olmadığını rakamlar her şeyden daha iyi anlatıyor. TOKİ’nin sosyal konutlarının alıcı-halk (TOKİ açısından müşteri) tarafı ile izahı böyle, bir de sermaye tarafından işler nasıl görünüyor ona bakalım.

 Taksitler ve peşinatlar Türkiye’deki çalışma koşulları göz önünde bulundurulduğunda pek de ucuz sayılmaz dedik ama bu konutlara talebin epey yüksek olduğun belirtmekte yarar var. Örneğin Bursa-Gürsu’da 4000 TL peşinatlı, taksitleri 198 TL’den başlayan 912 konuta 8868 kişi başvuruyor.4 Ya da İstanbul’da üretilen görece ucuz konutların satış başvurusunda çıkan izdiham anahaber bültenlerine konu olabiliyor. Bu haberler talebin ne kadar ciddi boyutta olduğunun göstergesi. Türkiye genelinde bir konut sorunundan bahsediliyor son dönemde. Özellikle büyük kentlerde bu sorun giderek derinleşiyor. Ne peki bu sorun? Artan ve karşılanmayan konut ihtiyacı mı? Konut fazlası mı? Özellikle büyük şehirlerde ikisi de sorunun bir parçası. Orta ve üst gelir grupları için üretilen konut miktarı, hem üretici hem de alıcı için konut karlı bir yatırım olduğu için, giderek artıyor. Ancak öte yandan yoksullar için üretilen konut miktarı da giderek azalıyor; çünkü tahmin edilebileceği üzere ucuz konut üretimi karlı bir iş değil. Konut çoktan kullanım değeri ile düşünülmekten çıkmış ve yatırım metası haline gelmiş durumda. Bir yandan hızla kentsel dönüşüm projeleri devam ediyor ve kötü koşullarda da olsa yoksulların konut ihtiyacını karşılayan bu alanlar orta ve üst gelir grubu için konut alanlarına dönüşüyor. Özellikle kiracıların (ki oranları bir hayli fazla) durumu giderek daha da kötüleşiyor.

TOKİ kentsel dönüşümle arsaları insansızlaştırsın”

Konut pazarının durumunu sermaye sahipleri özetliyor: Konut sektörünün kendi yarattığı finansal model, sürdürülebilir bir büyüme değil, kısa vadeli ve yüksek kârlı satış üretiyor. Konut sektöründe talebi arz belirliyor ve arz da İstanbul tüketici ihtiyaçları çerçevesinde değil üretim imkânları ile belirleniyor.”5 TOKİ’nin de konut üretiminde pazar payının %15’inin sahibi olarak burada bir istisna oluşturmadığını ve arzı talebe göre şekillendirmediğini görmek çok zor değil. Konut sektöründe faaliyet gösteren sermaye sahiplerine göre TOKİ onlar gibi davranan bir oyuncu, bir rakip; Öyle bir rakip ki, istediğini yapma, istediğini geçirme olanağı var. Ben bir arsaya mevcut imarına göre fiyat verirken, onlar yapabilecekleri doğrultusunda iki-üç-dört misli fiyat verebiliyor. Dolayısıyla bizim konut üretme alanlarımız gitgide kısıtlanmış durumda. Bunun sonu nereye gider? Bütüninşaat şirketlerinin TOKİ’ye müteahhitlik yaptığı bir sisteme doğru gider.” 6 TOKİ amaçları arasında saydığı Alternatif, yenilikçi uygulamalarla konut üretiminin belli bir model çerçevesinde gerçekleşmesini sağlayarak, konut piyasasını disipline etmek7 konusunda bir hayli yol katetmiş durumda kısacası. Diğer amaçlarına da bakmakta yarar var: TOKİ, Kalite, sağlamlık, ucuzluk gibi hususlara dikkat ederek spekülatif oluşumlara mani olmakta”veÜlke nüfusunun ülke coğrafyasına dengeli bir biçimde dağılmasına yardımcı olmak temel amaçları ile Türkiye’nin dört bir yanında faaliyetlerini kararlılıkla ve azimle sürdürmektedir.Ürettiği konutların yakında yeniden dönüşüm geçirmesi gerekebileceği söylenen TOKİ’nin ucuz konut sağlayıp sağlayamadığını yukarıda örneklemiştik. Ülke coğrafyasında nüfusun dengeli dağılması için yaptıklarına da il il TOKİ uygulamaları dökümünden bakılabilir. Ankara, İstanbul, Bursa, Konya, İzmir, Adana gibi kentlere çok sayıda konut yapılırken, sermayenin çok uğramadığı kentlere yapılan konut sayısı 3 haneli- dört haneli rakamları geçmemekte. Bu durum şehirlerin nüfusları arasındaki fark ile de ilgili şüphesiz, ancak yine de konut projelerinin üretileceği illerin seçiminde talepten çok siyasi kaygıların ve TOKİ’nin ekonomik kaygılarının etkili olduğu rahatlıkla gözlemlenebilir.

Moody’s Investor Service adlı bir kurum TOKİ’nin Uluslar arası piyasalardaki kredi notunun yüksek olduğunu söylüyor, gerekçeleri de TOKİ’nin büyük varlık artışı ile desteklenen ve pozitif olan mali sonuçları, düşük borç yükü sayesinde kendisini iyi bir şekilde finanse edebilmesi ve iyi bir satış performansına sahip olması ve İdarenin kamusal yasal durumu, Türk hükümetiyle yakın ilişki içinde olması ve hükümetin konut ve kentleşme politikalarını yürütmesi8. Kamu hizmetlerinin kar değil, hizmet amacı gütmesi gerekliliğini düşünürsek “kar etmekte olan” TOKİ’nin pozisyonu daha da netleşir. Burada sermayenin TOKİ’ye yaptığı çağrı da oldukça anlamlı: “Kentsel dönüşüm için, devletin müdahalesini yani bölgenin insansızlaştırılarak imara açılmasını ya da finansal anlamda sektöre bazı teşviklerin sağlanmasını ve bu sayede kentsel dönüşümün özel sektör tarafından üretilmesini talep ediyorlar.”9Sermayenin, özellikle yeni yasal düzenlemelerden sonra (afet yasa tasarısı, kentsel dönüşüm ile ilgili yapılan değişiklikler) “insansızlaştırma” beklentisi giderek artıyor. TOKİ de sermayenin bu isteğine pek aykırı davranmıyor.

Hepimizin az çok bildiği üzere bir çok şehirde gecekondu alanları dönüşüm altında. Güçlü yetkilerle donatılmış TOKİ, kentsel dönüşümün öncüsü aktörler arasında. Şimdilik daha çok yoksulların kentten sürülmesi ve yerine kar getiren konut alanlarının yapılması ile ve kent çeperindeki tarımsal üretime devam eden tarım alanlarının orta sınıflarca yatırım amaçlı alınabilecek ve boş kalacak konut alanlarına dönüştürülmesi ile meşgul olan TOKİ, ilerleyen günlerde, Afet Yasa Tasarısı kabul edildiği takdirde, orta sınıfların yaşadığı, kent merkezi veya yakın çeperindeki konut alanlarına da gözünü dikebilecek. Ankara’da İşçi Blokları dönüşüm geçerebilecek örneğin, ya da İstanbul’da Acıbadem. Ya da Türkiye’nin herhangi bir şehrindeki herhangi bir yer.

Sosyal Konut Ne Ola Ki?”

 Son olarak nedir bu sosyal konut? Sosyal konut; düşük kira garantisi ile ihtiyaç sahiplerinin konut ihtiyacını karşılayan, belediyelerce ya da kar amacı gütmeyen kurum veya kuruluşlarca üretilen, ve yine kar amacı gütmeyen kuruluşlara ya da belediyeye ait olan konutlardır. Kira miktarı belirlenirken en dezavantajlıların, örneğin asgari ücretle çalışanların ödeyebileceği biçimde, başka bir deyişle piyasa koşulları ile değil kullanıcıların koşulları ile belirlenir.10 Sosyal konutun amacı kar etmek, satmak, kentsel çevreyi yenilemek değil yoksulların konut sorununu çözmektir.

12003-2012 faaliyet raporu, www.toki.gov.tr, 26 Mart 2012.

2Koçaslan, Nesrin., Mart 2011, Konutta Arzı Yönetenler, Infomag.

3Taksitler ve peşinatlar en düşük bedeller, çoğunda taksitler 300 TL’nin de üstüne çıkıyor. Seçilen projelerin hepsi yoksul ve alt gelir grubuna yönelik projeler. Dar gelirliler ve orta sınıf için üretilmiş projelerin taksit ve peşinatlarının çok daha yüksek olduğunu belirtmekte yarar var.

4 TOKİ’ye Rekor Başvuru. 9 aralık 2011, http://www.netdergim.com/tokinin-198-lira-taksitli-konutlarina-rekor-basvuru/ 26 Mart 2012.

5Koçaslan, Nesrin., Mart 2011, Konutta Arzı Yönetenler, Infomag.

6a.g.e. Eston Yapı Temsilcisi.

7TOKİ Konut Programı, www.toki.gov.tr, 26 Mart 2012.

8Moody’s TOKİ’nin notunu teyit etti, 24 mart 2012, http://www.bloomberght.com/haber/haber/1108393-moodys-tokinin-notunu-teyit-etti, 26 Mart 2012.

9Koçaslan, Nesrin., Mart 2011, Konutta Arzı Yönetenler, Infomag.

10What is Social Housing?

Yarınlar – sayı 3 – Nisan 2012

Ceren Gamze Yaşar

cerengamzeyasar@gmail.com

Mart 2012

Ankara